“UĞUR MUMCU VE FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER”

03/02/2012

TBMM Başkanvekili ve İzmir Milletvekili
Şükran Güldal MUMCU’nun
Hacıbektaş Konuşması

“UĞUR MUMCU VE FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER”
4 Şubat 2011

 

Hararet nârda’dır, sac’da değil,
Kerâmet sendedir tâc’da değil.
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de, Hâc’da değil.

“Hükümdar (idareci), ancak adâleti ile başarılı olur… Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez… Cennet için ibâdet geçersizdir… Dînine dizlerinle değil, kalbinle bağlan… İbâdetin yeri başkadır, işin yeri başkadır… Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir…”

Sevgili Hacıbektaşlılar,


Uğur Mumcu Vakfı’nın temel düsturu baştan beri “insanların düşünceleri yüzünden eziyet çekmemesi, hele hele öldürülmemesi; öldürülenlerin de unutulmaması…”
Siz de öldürülmesinin 19’uncu yılında, Uğur Mumcu’yu unutmayıp, beni konuk ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
 

Sözlerime, ilçenizde yaşamış, sadece bizim toplumumuza değil, neredeyse bütün dünyaya insanlık dersi vermiş büyük bilge, büyük düşünür Hacı Bektaş Veli’nin dizeleri ve özlü sözleriyle başladım. Bu dizeler, bu sözler, bu düşünceler Hacıbektaşlıların, Alevilerin Kurtuluş Savaşına, Atatürk’e, Cumhuriyet devrimlerine, Laikliğe sahip çıkmalarının da açıklaması… Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de Cumhuriyet’ten, ilk kez, Sivas’tan Ankara’ya giderken 22 Aralık 1919’da uğradığı Hacıbektaş’ta, görüştüğü Alevi büyüklerine söz ettiği söylenir.
 

Oysa bugün, sanki Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını başlatmak üzere Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919, sadece 93 değil yüzlerce, binlerce yıl geride kalmış; hatta takvimlere bu tarihler hiç yazılmamış gibi hissetmemizi istiyorlar; Kurtuluş Savaşını ve Cumhuriyet devrimlerini tarih sayfalarından silmeye çalışıyorlar!.. Atatürk’ün tüm ulusla birlikte gerçekleştirdiği Kurtuluştan ve Cumhuriyetin kuruluşundan adeta intikam almak istiyorlar. 29 Ekim, 19 Mayıs, 30 Ağustos kutlamalarına sınırlamalar getirmeleri bunun bir göstergesi. Elbette meydanı bu zihniyete bırakmayacağız. 
 

Hrant Dink cinayetiyle ilgili dava sonuçlandı ve sadece iki tetikçi ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Cinayete azmettirmekle suçlanan ve polis istihbarat birimlerinde çalışan bir kişi ise beraat etti. Davanın yargıcı “örgüt yok, çünkü kanıt yok” derken, savcısı “örgüt de var, kanıt da var” dedi. Cinayette çok ciddi sorumlulukları olan ve Fetullah cemaati ile yakınlıklarına kesin gözüyle bakılan polis şeflerine, hemen hepsi Büyük Birlik Partisinde yöneticilik yapmış, Alp Eren ocakları üyesi diğer sanıklara hiç dokunulmadı. Polisler hakkında hiç değilse idari soruşturma açılmasına bile, Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı izin vermemişti zaten.
 

Ve düşünebiliyor musunuz; gazeteci Nedim Şener, bu bağlantıları ve bu eksiklikleri yazdığı için içeride…
 

Kısaca çok haksızlık, çok adaletsizlik yapılıyor!.. Haksızlığa uğrayınca başvurmak için aklımıza gelen hukuk ve yargı artık yok. Tuz da kokmuş!.. Hukuksuzluğun, haksızlığın kaynağı bizzat yargı… Yani haksızlıkları önleyeceğine inandığımız, adaleti gerçekleştireceğini sandığımız makam...
 

Hukukun yerini hukuksuzluk alıyor ve adalet, mahkemelerde, duruşma salonlarında yok ediliyor. Adaletin, yargının da içi boşaltılıyor.
 

Uğur Mumcu’yu anmak için Vakıf olarak düzenlediğimiz, Uğur’un öldürüldüğü 24 Ocak günü başlayıp Muammer Aksoy’un öldürüldüğü 31 Ocak günü sona eren haftanın adı, başından bu yana “Adalet ve Demokrasi Haftası”dır.
 

Yargıçlar, elbette ulusal, uluslararası yasalara, tüzüklere, yönetmeliklere göre, ama en nihayet “vicdani kanaatlerine” göre karar verirler Çünkü adaletin tecelli ettiği doruk, vicdandır. “Adalet yerini buldu…” denemiyorsa, yani Vicdan sızlamışsa, adalet de tecelli etmemiş demektir.
 

Vicdanlar, hele yargıç eliyle, hukuk yoluyla sızlamışsa adalet yok demektir; adalet yoksa demokrasi  yok demektir. Çünkü günümüzde gerçek demokrasilerin en önemli ölçütü, kuvvetler ayrılığıdır; yargı, yasama ve yürütme denilen bu kuvvetler hem birbirlerini dengelemeli, hem de denetlemelidir. Bu denetim mekanizması olmazsa ortaya diktatörlük çıkar; uğruna yüzyıllar boyunca kanlı mücadeleler verilen demokrasiden geriye kala kala demokrasinin külleri kalır. Oysa bütün dünyada yüzyıllarca süren, hala da devam eden demokrasi mücadelesi, tek kişilik otoritelerin, kralların, padişahların, “astığı astık kestiği kestik” uygulamalarının yok olması için verilmişti. Ama bugün, kafasındaki asıl düşünceyi, 23 Nisan günü geleneksel olarak makam koltuğunu bıraktığı ilkokul çocuğuna “Yetki artık senin. İster asarsın ister kesersin. Her şey sende” diye açığa vuran bir başbakanımız var.
 

Burada Uğur’un şu sözlerini hatırlamamak mümkün değil:
 

“Yargıcıyla, avukatıyla tüm hukukçular esir alınmıştı Hitler rejimince. Hukuk profesörleri birer papağan, yargıçlar ise oyuncaktı Hitler’in elinde. Bugün, Hitler’e uşaklık etmiş yargıçlara hukukçu demek mümkün müdür artık?.. Bunlar, siyasal cinayetlerin kiralık katilleridir. Bir yüksek kürsüye cübbeyle çıkmak, cellatlığa meşruiyet kazandırmaz hiçbir zaman. (…) Hukuku egemen güçlerin bir baskı aracı yapmak isteyen iktidarlar, her ülkede hukukçuların vicdanlarına ipotek koymak istemişlerdir. Böyle dönemlerde, hukukun yerini yasa dışı yargılar ve korkular almıştır.”
Silivri mahkemelerinin hali meydanda… Ergenekon Davasında bir yargıcın kendisine baskı yapıldığını açıklayarak görevinden istifa ettiğini; tahliye kararı veren yargıçların başka mahkemelere sürüldüğünü hatırlayınız lütfen. Seçilmiş milletvekillerinin tutukluluk halleri ısrarla sürdürülüyor. Tutukluluk, yasa, anayasa ve uluslararası anlaşmalar hiçe sayılarak bir cezaya dönüştürülmüş durumda. Şüpheliler dava sonunda beraat etseler bile, peşin peşin ceza çekmiş oluyor. Hücrelerinin dört duvarı arasında beton kokusu üzerlerine sinmiş tutukluların yaşamla bağlantısı koparılmaya çalışılıyor. Toplumu yılgınlaştırmak için, bu yargılamalar dahil her yola baş vuruluyor. Silivri mahkemelerini eleştirdiği için CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu hakkında fezleke düzenleniyor.
 

Deniz Feneri savcılarının başına gelenlerse malum… Sanıklar serbest bırakılırken savcılar bu davadan alındılar; haklarında soruşturma açıldı; hırsızlar bırakıldı, savcılar hakkında 11 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırlandı. Vicdanlara ipotek koymanın tipik örnekleridir bunlar.
 

Bu noktaya 12 Martlı, 12 Eylüllü ve faili bulunmamış suikastlerle dolu kapkaranlık bir geçmişten geldik. Türkiye’nin bugünkü iç karartıcı tablosunun ressamı sadece AKP iktidarı değildir. Bu ressamlardan en sonuncusu, süngüyle yaptığı darbenin sıkıntısını, yıllarca Marmaris’te tuval üzerinde fırça darbeleri ile atmaya çalışmıştı. Şimdi güya hesap soruluyor...  Neden 12 Eylül’ün diğer sorumlu ve yetkililerini de kapsamadığı bir yana, insanlığa karşı işlenen suçlar için zaman aşımının olmayacağı gerekçesiyle Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında başlatılan yargılama sürecinin nerede biteceğini veya bitmeyeceğini(!) de hep birlikte göreceğiz. 
 

Bu tabloyu hazırlayanlar, 50’lerden bu yana az uğraşmadılar. İzin verirseniz, geçmişe kısa bir yolculuk yapalım.
 

1950’lerin sonunda, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisinin bütün yurttaki mal varlıklarına el konulmakta, hapishaneler bugün olduğu gibi yine gazetecilerle, aydınlarla doldurulmakta; CHP’yi ve muhalif basını susturmak üzere, Mecliste Tahkikat Komisyonları kurulmakta; DP ileri gelenleri, kapalı toplantılarda İsmet Paşa’nın idam edilmesini dile getirmektedir.
 

27 Mayıs Anayasasının etkisiyle oluşan özgür düşünce ve tartışma ortamının yaygınlaştırdığı halkçı, sosyal adaletçi, anti-emperyalist görüşler, 50’den bu yana iç ve dış sermayeye, Batı’ya ve Amerika’ya iyice sadık hale gelmiş egemen çevrelerde rahatsızlık ve tepki yaratmakta gecikmeyecektir.
 

60’lı yıllar, Amerika karşıtı, 6. filo karşıtı gösteriler, gazeteci İlhami Soysal’ın kaçırılıp feci şekilde dövüldükten sonra bir tarlaya atılması, Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür’ün polis tarafından öldürülmesi gibi olaylarla doludur.
 

Bugün ve Babıalide Sabah gazetelerine göre, “6. Filoyu protesto edenler komünisttir.” “Cihada Hazır Olunuz” başlıklı yazılar kaleme alınmıştır. O dönemin sağ’da etkin kuruluşları, Türkçü ve İslamcı olarak tanınan Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Aydınlar Ocağı, Milli Türk Talebe Birliği gibi sağ örgütlerdir. Turgut Özal’dan Abdullah Gül’e kadar sağın dünkü ve bugünkü hemen bütün önde gelen siyasetçileri, hep bu örgütlerden yetişmiştir.
 

Bir süre sonra doruğa çıkacak olan polis ve ülkücü komando işbirliği, 1970’lere geldiğimizde, etkisini iyice göstermeye başlamıştır. Genelkurmay başkanlığından Cumhurbaşkanlığına terfi ettirilen Cevdet Sunay “Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullardan yetiştireceğiz” demektedir. Süleyman Demirel, Milliyetçi Cephe dönemlerinin “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen başbakanıdır.
 

Ülkücü komandoların öldürdüğü Necdet Güçlü; Mustafa Kuseyri, Necmettin Giritlioğlu; Nail Karaçam gibi pek çok devrimcinin tabutunu izlemek zorunda kaldığımız 1970 yılı, sonunda gelip 12 Mart 1971 Darbesi’ne dayanacaktır.
 

Ama sistem kana doymamaktadır. 70’li yıllar da Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının, Maraş Katliamının, Çorum olaylarının yaşandığı, savcı Doğan Öz, felsefe doçenti Bedrettin Cömert, gazeteci Abdi İpekçi, emniyet müdürü Cevat Yurdakul, hukuk profesörü Ümit Doğanay, iktisat ve sosyoloji profesörü Cavit Orhan Tütengil, yazar Ümit Kaftancıoğlu, sendika lideri Kemal Türkler, yayıncı İlhan Erdost ve daha birçok yurtseverin yine ülkücü komandolarca katledildiği yıllar olarak kayda geçer. 70’li ve 80’li yıllar aslında toplumun kamplara ayrılıp, silahlanmalarına göz yumulup, hatta silahlandırılıp sağcı solcu diye birbirine kırdırıldığı bir dönemdir.
 

Ve bu kez de, Amerika’nın Ankara elçiliğindeki CIA görevlilerinin Washington’a, “bizim çocuklar yaptı” diye haber verdiği 12 Eylül 1980 Darbesi konacaktır toplumun önüne.
Doğan Öz’ün, 1968 yılında Konya’da hazırladığı dosya, “Mücadele Birliği” adlı bir örgütün kapanmasına yol açmış; Denizli’de savcı yardımcısı iken Necmettin Erbakan’ın kardeşi Akgün Erbakan’la ilgili bir yolsuzluk soruşturmasını yürütmüştür
 

Ankara’ya atandıktan sonra, hakkında kalem kırılmasına yol açan olaysa şudur: 19 Ocak 1978’de Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Levent Özyörük öldürülmüş; o sırada nöbetçi savcı olan Öz, katillerin, ülkücülerin karargahı olmasıyla ünlü Site Öğrenci Yurduna kaçtıklarını tespit etmiş; arama yapılmasına karar vermiş, aramada bir tabanca ile bir bıçak bulunmuştur.
 

Ama çok daha rahatsız edici bir iş daha yapar. Kontrgerilla üzerine yazdığı ve Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu hükümetin ilgili yetkililerine gönderdiği bir raporda şu çarpıcı tespitlerde bulunur:
 

“… sürüp giden şiddet olayları, ‘anarşik eylemler’ olarak nitelenecek kadar basit değildir. … bütün olup biten şudur: Ülkemizde tek seçenek olarak ‘Ecevit hükümeti ve onun demokrasiye bütün gerekleriyle işlerlik kazandıracağına olan umutları’ kitlelerde, Türkiye halkında yok etmek ve onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymak... Böylece ABD ve çok uluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre, bu sonuca ulaşmada CIA, AID (yani Amerikan Uluslararası Yardım Kuruluşu), İran ve İsrail gizli haber alma örgütleri, kontrgerilla gibi gizli örgütler yönlendirmektedirler. Bu örgütler, 1’inci ve 2’inci Milliyetçi Cephe hükümetleri ile devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun biçimde dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir. Geniş halk kitleleri içine girmeyi de, AP şemsiyesi altında MHP ve onun yan örgütleri (…), bazı işveren kuruluşları ve esnaf dernekleriyle gerçekleştirme çalışmaları içinde görünmektedirler. (…) Bütün bu çalışmalar içinde askeri ve sivil güvenlik güçleri vardır. Kontrgerilla, Genelkurmay Harp Dairesine bağlıdır; il ve ilçelerde seferberlik işlemini yürüten kurum olarak askerlik şubelerince yönetilmektedir. Bu konuda en çok (…) astsubaylar kullanılmaktadır. Sivil güvenlik güçleri içinde de MİT elemanları ve 1. Şube görevlileri kullanılmaktadır. (…) Durum bütün açıklığı, acılığı ve saygı ile sunulur.”
 

Ve Doğan Öz, çok kısa bir özetini okuduğum bu rapordan sonra öldürülmüştür.
 

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul…
 

Kahramanmaraş katliamı davası Adana’da görülmektedir. Sanıklar ağırlıklı olarak Ülkücülerdi. MHP ve ülkücüler davanın istedikleri gibi sonuçlanması için, Adana’yı bir üs, hatta karargah haline getirmişti. Cevat Yurdakul Adana’da görev yaptığı altı ay içinde 50’den fazla silahlı eylemciyi yakalamıştı; bunlar arasında ünlü ülkücü komando Ferhat Tüysüz de vardı. Cengiz Gökçek, Sadi Somuncuoğlu gibi MHP milletvekilleri açıkça Yurdakul’u hedef göstermektydi.
 

Muhtemeldir ki, Cevat Yurdakul da Savcı Doğan Öz gibi, terör cinayetlerinde kontr-gerilla bağlantısına ulaşmıştı.
 

Ve Cevat Yurdakul da öldürüldü.
 

1980’ler, 12 Eylül yıllarıydı. Ortalık, “görünürde” sakindi. Çünkü tutuklamalar, sıkıyönetim yargılamaları, mahkumiyetler, işten çıkarmalar, görevden almalar, cezaevi işkenceleri ve idamlarla devam eden resmi terör, baskı ve sansürle gizlenmekteydi.
 

Terörün 1970’leri aratmayacak şiddetle yeniden başladığı 1990’ın ilk cinayeti 31 Ocak’ta Muammer Aksoy’un öldürülmesi oldu. Aksoy’un öldürülmesinin birinci yılında, 31 Ocak 1991 tarihli ve AKSOY CİNAYETİ başlıklı yazısında Uğur şu tespiti yapıyordu:
 

“ (…) Aksoy cinayetini Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Çe¬tin Emeç cinayeti izledi; Çetin Emeç cinayetini Turan Dur¬sun’un öldürülmesi... İslami hareketin en son kıydığı can, Doç. Bah¬riye Üçok’tu. Aksoy (…) Emeç, Dursun ve Bahriye Üçok cinayetlerinin kimler tarafından işlendiğini gösteren bir tek kanıta bile ulaşılamadı.
Aksoy, Emeç ve Dursun, uçlarına susturucu takılmış silahlar¬la öldürülmüşlerdi. Cinayetlerde kullanılan teknikler, bu üç sal¬dırının da Ortadoğulu istihbarat örgütlerince dü-zenlendiği yo¬lunda kuşkular doğmasına yol açmıştı. Bu arada kuşkulular ara¬sında, bir İslam devletinin An¬kara büyükelçiliğinde görevli dip¬lomatlar da bulunuyorlardı.
Öyle ya da böyle; başta Aksoy cinayeti olmak üzere hiçbir ci¬nayet aydınlanamadı.
(…) Devletin görevi, bu gibi cinayetlerin kanıtlarını bulmak değil midir? Devlet, ‘İslami hareket’ adına, uçlarına susturucu takılmış silahlarla cinayet işleyen çetelere karşı bu kadar çare¬siz midir? Yoksa ‘devlet’ dediğimiz şu büyük aygıta takılan başka susturucular var da biz mi bu susturucuları bilemiyoruz!”
Şimdi… Doğan Öz bir savcı, Cevat Yurdakul bir Emniyet Müdürü idi. İkisi de terör cinayetleri ile kontr-gerilla arasındaki bağlantıyı görmüştü. Uğur Mumcu’nun sözünü ettiği susturucuların ne veya kim olduğu Doğan Öz’ün raporunda açıkça sergilenmişti. Her ikisini öldürenler de ya bulunmadı, ya da dokunulmadı. Hırant Dink davasının akıbeti de malum... Demek, Uğur’un dediği gibi, devlet aygıtına hala susturucular takılı.
 

Sık sık “faili meçhul” diyip duruyoruz. Hayır! Bu cinayetlerin, tümünün değilse bile pek çoğunun faili, tam tersine MALUM!.. Ama faillerin kimisi göz göre göre kaçmış. Kimisi yakalanmış, ama hemen bırakılmış. Kimisi, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca gibi askeri hapishaneden, sıkıyönetim döneminde, askeri elbise giydirilerek kaçırılmış. Kimisi, Savcı Doğan Öz’ün katili İbrahim Çiftçi gibi dört kez idama mahkum edilmiş ama sonunda bir şekilde serbest kalmış. Faillerin korunması sürecinde polis var; askerler ve sıkıyönetim mahkemeleri, sivil mahkemeler var; MİT var; sivil bürokrasi var; hükümet yetkilileri dahil sivil siyaset var; iç ve dış sermaye var; Amerika’nın CIA’sı, İran’ın SAVAMA’sı, İsrail’in MOSSAD’ı var. Kısaca bir “savcı” olarak Doğan Öz’ün kaleme aldığı resmi rapordaki ifadesiyle, bunların hepsinin toplamı demek olan kontr-gerilla var
 

50-60 yıldır gözlerimizin önünde gerçekleştirilen tüm bu cinayetler Türkiye’yi dönüştürmenin kilometre taşları, darbeler de bu yoldaki kritik kavşaklardı.
 

Uğur Mumcu 26 Eylül 1992’de Cumhuriyet gazetesindeki HİZBULKONTRA başlıklı yazısında şu değerlendirmeyi yapar:
 

“Son günlerde Güneydoğu’da işlenen cinayetlerin arkasında kimler var? Bir sava göre ‘Hizbullah’...
 

Bu savın sahipleri, Hizbullah örgütünün devlet tarafından des¬teklendiğini, bu cinayetlerin ‘Kontrgerilla’ örgütünce planlandı¬ğını, ‘Hizbullah’ adlı İslamcı örgütün bu amaçla kullanıldığını da ileri sürüp, bu örgüte ‘Hizbulkontra’ adını takıyorlar.
 

‘Hizbullah’ Şii kökenli bir terör örgütüdür. Sözcük anlamıy¬la ‘Allah’ın Partisi’ demektir.
 

(…)Hizbullah ve öteki Şii örgütleri, Türkiye’de de örgütlendiler. Güneydoğu’daki ‘Hizbullah’ adlı örgüt, bu Şii örgütlerinin Türkiye’deki uzantısıdır. Güneydoğu’daki Hizbullah, İslamcı Kürt¬¬’lerden oluşur, ‘Hiz¬bullah’ ve ‘Amal’ örgütleri ile aynı yolu izler, aynı yöntemleri kullanır.
 

PKK ise Marksist-Leninist ideolojiye dayandığını ileri sürer. İslamcılıkla Marksist-Leninistlik nasıl bağdaşır? Tabii ki bağdaşmaz.
 

(…) 1988 yılından sonra Tahran rejiminin PKK’ya Kuzey İran’da kamp yerleri vermesi üzerine PKK lideri Abdullah Öcalan, İran İslam Devrimi’ni öven demeçler vermeye başladı.
 

(…) Marksist-Leninist olduğunu ileri süren PKK’nın din silahına el atması ters tepki yaratmış ve PKK’nın bu yeni stratejisi herhalde “Hizbullah” örgütünü ve İslamcı Kürtleri harekete geçirmiştir.
 

‘Kürt Hizbullahı’ özellikle son bir yıldır PKK’ya karşı saldırılar düzenliyor. Bu saldırılar devlet içindeki örgütler, örneğin “Kontrgerilla” olarak bilinen eski adı ‘Özel Harp Dairesi’ tarafından destekleniyor mu? Bunu, bugün için bilmeye ve yazılı belgeye dayanarak kanıtlamaya olanak yoktur.
 

Bazı devlet görevlileri ile bu tür örgütler arasında hiye¬rar¬şik düzen içinde ve emir komuta ile değil, 12 Eylül öncesinde ka¬nıtlandığı gibi bireysel ilişkiler de kurulabilir.
 

12 Eylül öncesinde kurulan bu ilişkilerin bir kısmı yazılı belgelere dayanılarak kanıtlanmış ve ilişkiler bu köşede yayımlanmıştı. Ancak bu ilişkilerin devletin hangi tepe noktasına kadar ulaştığı ise bir türlü anlaşılamamıştı.
 

Bugün, hükümetin başta Musa Anter cinayeti olmak üzere bölgede işlenen bütün cinayetleri tek tek aydınlatması gerekir. Bu cinayetler aydınlanmaz ve bu saldırılar da böyle sürüp gider¬se, devlet –haklı ya da haksız, yanlış ya da doğru– bu tür suç¬lamalardan kurtulamaz.”

 

1993’ün Batman Valisi Salih Şarman 2006 yılında basına yaptığı açıklamada, valiliği döneminde Tansu Çiller ve Doğan Güreş’in onayıyla 800 kişilik bir özel ordu kurduğunu; 2.7 milyon dolarlık ödeneğin Başbakanlıktan geldiğini; gerekli silahların Çin’den, Bulgaristan’daki bir devlet kuruluşundan, teknik cihazların ABD ve Almanya’dan sağlandığını; bu silahların demirbaş kayıtlarının Jandarma’da olduğunu söylemektedir. Ama yurda girdikten sonra bu silahların kimlerin eline geçtiği bilinmemektedir. Vali’nin sözünü ettiği dönem, Batman’da Hizbullah’ın işlediği iddia edilen birçok faili meçhul cinayetin gerçekleştiği ve Başbakan Çiller’in de bunu “bir iç hesaplaşma” olarak açıkladığı dönemdir.
 

Bunları sorgulayan olmadığı gibi, hapse mahkum Hizbullah canileri de 2010 sonlarında serbest bırakıldı. Kuşkusuz, ABD ve öteki dış güçler de Türkiye’de olup bitenlerin, edilgen izleyicisi değildi.
 

Öldürülenlerin kanlarının yerde kalmasının, yaşanan acının nedeni bu tablodur. Cumhuriyete, Atatürk’e, 19 Mayıs’a, 29 Ekim’e saldırının arkasında, bu tablonun on yıllardır sabırla, fırça yerine kan damlayan parmaklarını kullanan çok uluslu emperyalist ve işbirlikçi ressamları vardır.
 

Türkiye’de işlenen siyasi cinayetler konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üç komisyon kuruldu. 1993 yılında Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu… Doğrudan faili meçhul siyasi cinayetlerle ilgili olmasa da 1996 yılında Susurluk Komisyonu… 1997 yılında Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu…
 

Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, kendi üyelerinden bazıları dahil çok çeşitli kesimlerce engellenmiş; en faal üyelerden Komisyon Başkanı DYP’li Sadık Avundukluoğlu ile CHP’li Mustafa Yılmaz bir daha milletvekili olamamış; Raportör Akman Akyürek, Susurluk kazasına çok benzeyen son derece kuşkulu bir trafik kazasında ölmüş; Komisyon Raporu ise bir türlü Genel Kurulda görüşülüp onaylanamadığı için kadük olmuştur.
 

Hazırladığı rapor Genel Kurulda görüşülüp kabul edildi için daha şanslı sayılabilecek Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu, bu raporda;
 

1) Soruşturmayı savsaklayan ve görev kusuru olan DGM eski Başsavcısı Nusret Demiral ile eski Savcısı Ülkü Coşkun,
 

2) Uğur Mumcu’yu koruma konusunda gerekli önlemleri almayan Ankara Valisi ve her kademedeki diğer ilgililer,
 

3) 18 Şubat 1993 tarihinde TRT’de yayınlanan Perde Arkası programına katılıp görüş belirterek soruşturmanın gizliliğini ihlal eden kamu görevlileri,
 

4) Tanık Ayhan Aydın’ı, 20 Eylül 1993 tarihinde yayınlanan Ateş Hattı programına götürerek soruşturmanın gizliliğini ihlal eden güvenlik görevlileri,
 

5) Tanzim ettikleri imha tutanaklarında tahrifat yapan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polislerle diğer ilgili ve görevliler hakkında inceleme, araştırma ve gerekli soruşturmanın yapılmasını istemiş; zamanın Meclis Başkanı Hikmet Çetin raporu hemen Başbakanlığa sevk etmiş, Başbakan Mesut Yılmaz da bu taleplerin gereği için zamanın İçişleri Bakanı Saadettin Tantan’a talimat vermişti. Biz de aile olarak İçişleri Bakanlığına söz konusu Rapor’un gereğinin yerine getirilmesi için ayrıca dilekçe vermiştik.
 

Bütün bunların sonunda 2000 yılında gerçekleştirilen “Umut” operasyonunda Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin failleri olduğu ileri sürülen kişiler yakalandı. Uğur Mumcu Cinayeti faili olarak üç kişiden ikisi yakalandı; mahkum edildi. Ama asıl fail olduğu söylenen üçüncü sanık Cihan kod adlı Oğuz Demir hala firarda. Mahkumiyet alıp daha sonra aftan yararlanarak salıverilenlerden Muzaffer Dağdeviren ise İstanbul Vatan Caddesi’nde MİT binasının birkaç yüz metre ötesinde kafasına kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Bu cinayetin de failleri meçhul!..
 

AKP iktidarının “bizim dönemimizde aydınlatılmamış faili meçhul cinayet yoktur” iddiasına, İnsan Hakları Vakfı, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonuna sunduğu raporda, 2002-2011 arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin 150’ye yakın olduğunu belirterek cevap vermektedir. Diyarbakır’da bulunan kafataslarının sayısının ise 26’yı bulduğu söylenmektedir; ama bu kazıların da uluslararası kurallara uygun DNA havuzları oluşturarak, uygun araçlar kullanılarak yapılıp yapılmadığı belli değildir.
 

12 Eylül 2010 referandumunda, 1980 askeri darbesini yapanlarla hesaplaşacağı iddiasıyla mangalda kül bırakmayan, faili meçhul cinayet kurbanları için sahte gözyaşları döken AKP iktidarı ise, faili meçhul cinayetler, JİTEM ve benzeri konuların incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisinin verdiği beş önergenin beşini de reddetmiştir. Demek ki, grup toplantılarında dökülen gözyaşları timsah gözyaşlarıdır!
 

“Kanı kanla yumazlar” der atasözümüz. Doğrudur. İntikam duygusu, beyni gelişmiş, uygar insana yakışmaz. Ama kan, Başbakanınki gibi timsah gözyaşlarıyla da yunmaz. Zaten bizim istediğimiz de kana kan-cana can şeklinde bir intikam değil; tetikçisinden yardımcısına, azmettiricisinden planlayıcısına, vur emrini verene, en tepedeki siyasal karar vericilere ve uluslararası bağlantılarına kadar bütün sorumluların ortaya çıkarılmasıdır.

 

Sevgili Dostlar,
 

Uğur’un adalet duygusu çok yüksekti. Sadece dostlarına, yakınlarına değil, tanımadıklarına,  haksızlığa uğrayan herkese yardım ederdi. Genel olarak ilgilendiği, üzerine gittiği konular da zaten herkesin, yani toplumun sorunlarıydı.
 

“Ben bağımsız, özgür ve devrimci bir yazarım. Devrimcilik bilinç ister, devrimcilik kararlılık ister, devrimcilik yürek ister. Milletin makus talihi, devrimcilerin güçlü elleriyle düzeltilmiştir. Demokrasilerde, demokrasiye inanmış olanlar, bir toplumda bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yapıldığına inanırlar” diyordu.
 

Paylaşma, merhamet, vicdan, komşusu açken tok yatmamak, onun temel değerleriydi. Bunun için solcuydu, bu nedenle sosyal devletten, emekten yanaydı. Ama O’nun için sosyal devlet, insanları önce aç, işsiz, muhtaç hale getirip, sonra ramazan çadırlarıyla, kömür torbalarıyla, susuz evlere çamaşır makineleri, elektriksiz evlere buzdolaplarıyla minnettar bırakarak sömürme ve oy avcılığı değildi.
 

İçeride eşitlikçi, paylaşımcı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olabilmek için dışarıya karşı da tam bağımsız olmak gerektiğini biliyordu. İlkelerinin tam ve gerçek bir savunucusu olduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün “biz, hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için, toptan bizi mahvetmek is¬teyen emperyalizme karşı ve bizi yut¬mak isteyen kapitalizme karşı millet¬çe savaşmayı uygun gören bir öğretiyi izleyen insanlarız” sözlerini yazılarında sık sık kullanırdı; bu sözler onun adeta sloganıydı.
 

“Tam bağımsızlık” derken, dış dünyadan kopuk, içine kapalı bir Türkiye değildi söylemek istediği. Elbette her ülkeyle gerektiği gibi, gerektiği kadar ilişki kurulacaktı, ama öncelik ve aslan pay bizim olacaktı; hele kendi zenginliklerimiz söz konusu ise ulusal çıkarlar daima ve kıskançlıkla korunacaktı. Uğur, bu anlayışla emperyalizme karşı idi. Ama onun emperyalizm karşıtlığının kafatasçı bağnaz milliyetçilikle hiçbir ilgisi yoktu.
 

Ona göre özel sektör de, özel sermaye de ulusal olmalıydı; yoksa ülke de bağımsız olmazdı. Özel sektörün tamamen karşısında değildi ama emek-sermaye ilişkileri söz konusu olduğunda elbette tamamen emekten yana idi, insanın insanı sömürmesine kesinlikle karşı idi.

 

Sevgili Hacıbektaşlılar,
 

Her devlet, terörü ortadan kaldırmak, vatandaşlarını korumak için istihbarat yapar. MİT de bizim ülkemizin istihbarat kuruluşudur.
 

MİT Müsteşarı Hakan Fidan geçenlerde gazetecileri kurumunda ağırlamış. Bu görüşme bana zamanın MİT müsteşarı Teoman Koman’ın 1992 Temmuz’undaki benzer bir davetini hatırlattı.
O basın yemeğinde Teoman Koman, toplumda sansasyon yaratacak, şahıslara yönelik suikastler düzenleneceğini istihbar ettiklerini kaydedip “hatta içinizden biri hedef olabilir” dedikten sonra, “ama biz önlersek böyle bir şey olmaz” demişti.
 

Ve… Hepimizin bildiği gibi, bu konuşmadan 6 ay sonra, 24 Ocak 1993 günü, Teoman Koman’ın söz konusu yemekli basın toplantısına katılanlardan biri olan Uğur Mumcu, bir suikast sonucu öldürüldü.
 

Sadece tetikçileri değil, bütün arka planları ortaya çıkarılmadıkça, bütün bu cinayetler bizim için faili meçhuldür. Ama galiba sadece bizim için faili meçhul…
 

Çünkü MİT Müsteşarı istihbar ediyor, biliyor; herhalde devletin öteki ilgili birimlerine de bildiriyor… Peki ama kim önlemiyor? Hani Teoman Koman hem “aranızdan birileri öldürülebilir” diyor, hem de “biz önlersek öldürülmez” diyordu?.. Kim önlemedi?..
 

Peki, Uğur’un öldürülmesinden sonra benim bilgime başvuran Devlet Güvenlik mahkemesi askeri savcısı Ülkü Coşkun’un “bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer” sözü ne anlama gelmektedir?!!.. Yani devlet denen aygıt her şeyi görüyor, biliyor, izliyor, gözlüyor, ama önleyemiyor!.. Öyle mi!!!..
 

Öyleyse soruyorum: Bu ülkede faili meçhul cinayet var mı?!?!..

Evet…

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
 

Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde.
 

Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
 

Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.

Madde karanlığı akıl nûru ile;
 

Cehâlet karanlığı ilim nûru ile;
 

Nefis karanlığı marifet nûru ile;
 

Gönül karanlığı, aşk nûru ile aydınlanır

 

Sevgili Hacıbektaşlılar,
 

Kendini bir “gönül Bektaşi’si” olarak hisseden ben, aranızda olmaktan onur duydum.
 

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
 

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum. 


 

Konuşmalar listesine geri dön