İZMİR GAZETECİLER CEMİYETİ BASIN MÜZESİ AÇILIŞI 6 Eylül 2012 - İZMİR

19/09/2012

 

İZMİR GAZETECİLER CEMİYETİ BASIN MÜZESİ AÇILIŞI

6 Eylül 2012 - İZMİR

 

Güzel İzmir’in

Değerli Basın Emekçileri,

Sevgili Dostlar,

 

Kütüphaneciler, kütüphaneleri “toplumsal hafıza” olarak adlandırır.

Müzeler ise aklımıza her şeyden önce bu “hafıza” olma, “bellek” olma özelliği ile gelir. Kütüphaneler ve müzeler bizim toplumsal hatıra defterlerimizdir.

İnsanoğlu unutmamak ve hatırlamak ister. Unutmak istemediklerimiz ise hep iyi ve güzel şeyler değildir elbette.

Hatırlamak istediklerimiz her zaman sadece bize ait şeyler de değildir. Kimi kişilerin, olayların da unutulmamasını isteriz. İnsan belleğinin, unutmak gibi bir kusuru vardır zaten. Toplumların geniş kesimleri unutkandır.

Bazıları ise, kendisi unutmasa bile, işine gelmeyenleri, zaten unutkanlıkla malul geniş kitlelere özellikle unutturmak ister. Atatürk’ü unutturmak ister; 23 Nisanları, 19 Mayısları, 30 Ağustosları, 29 Ekimleri unutturmak ister; Hasan Tahsinleri, Muammer Aksoyları, Bahriye Üçokları, Ahmet Taner Kışlalıları, Abdi İpekçileri, Uğur Mumcuları unutturmak ister…

Hasan Tahsin, sadece bir yurtsever değil, aynı zamanda bir gazeteciydi. Bu müzede 1919’da İzmir’de emperyalist güçlerin işgalcilerine ilk kurşunu atan ve hemen öldürülen Hasan Tahsin’e ait anılar bulacaksınız. O’nu daima hatırlamalıyız; çünkü o kötü, karanlık, kanlı işgal günlerini bir daha asla yaşamak istemiyor, tarihten ders alınmasını istiyoruz. Bize o günleri yaşatan Damat Feritleri unutmak istemediğimiz gibi, bizi o kötü günlerden kurtaran büyük devrimci Atatürk’ü ve onun arkasındaki sayısız kahramanı da sonsuza dek belleğimizde ve yüreğimizde yaşatmak istiyoruz.

Burada Uğur Mumcu’nun ilk bilgisayarı da var. O bilgisayar size Uğur’un yazdıklarını, O’nun ve tüm demokrasi, özgürlük, bağımsızlık ve devrim mücadelesi verenlerin neden öldürüldüğünü, neden zindanlarda yattığını hatırlatacak. O bilgisayara bakınca, Hasan Tahsin’in öldürülmesinden yaklaşık 100, Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden yaklaşık 20 yıl sonra hala, dünyada gazetecilerin en çok bizim güzel ülkemizde öldürüldüğünü ve tutuklu olduğunu, çok daha fazlasının da tutuksuz yargılandığını hatırlayacaksınız. Yazmak ülkemizde ezelden beri suç idi. Artık günümüzde bilgisayar da virüslenerek tam bir suç aleti haline getirildi.

Bugünün davalarında iddialar, suç delilleri çürütülmüş sahtelikleri kanıtlanmış dahi olsa, tutuklu yargılamalar kaçma şüphesine dayanılarak devam ediyor. CHP İzmir Milletvekili arkadaşımız Mustafa Balbay gibi seçilmiş milletvekilleri ve gazeteciler 5 yıldır tutuklu olarak yargılanmakta. Tutululuk adeta mahkumiyet yerine kullanılmaktadır. Aldıkları kararlarla yüce divanlık suç işlemiş olduklarını bilenler, adaleti bizzat yargıçlar eliyle yok ederek hesap vermekten kurtulmak istemektedirler.  

Bu müzeyi gezerken bütün bunları ve yakın tarihin başka acılarını da hatırlayacağız.

Özellikle böyle belli bir alana özgü müzeler, bu topluma, basın mesleğine emeği geçmiş, kahır çekmiş, ağabey olmuş İsmail Sivri gibi insanlara teşekkürlerimizin de yansıdığı yerlerdir. O da unutulmaması gerekenlerdendir.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonra kurduğumuz Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının ana sloganı “Düşünenler öldürülmemeli, öldürülenler unutulmamalı…”dır. Ama düşünenler, doğal ölümle de aramızdan ayrılmış olabilir. Öyleyse kısaca “düşünenler unutulmamalı…” da diyebiliriz. Aydınlık için, tam bağımsızlık için, eşitlik ve özgürlük, Cumhuriyet ve Atatürk değerleri, ilerleme, uygarlaşma, çağdaşlaşma için uğraşanların, bedel ödeyenlerin hiç biri unutulmamalıdır.

Sivas Madımak Katliamı da, Ankara Ulucanlar Cezaevinde yaşanan acılar da belleklerden silinmemeliydi. Toplumsal baskı sonucunda her ikisi de müzeye dönüştürüldü. Ama hiçbiri, tarihten ders almayı sağlayacak gerçek müze değil. Madımak Otelinde yakılarak öldürülenlerin adlarının yanına yakanların adının eklenmesi, bir şeylerin unutturulmak, olayı gerçekleştirenlerin aklanmak istenmesiydi. Madımak sanıklarının davalarının zaman aşımı nedeniyle düşmesi üzerine ise Başbakan “hayırlı olsun” diyebildi ve böylece kamu vicdanında derin bir yara açtı.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da idam edildiği, vaktiyle Nazım Hikmet’in de yattığı tarihi Ulucanlar Cezaevinde ise, günümüzün muktedirleri, geçmiş zaman mahkumlarının duvarlara yazdığı yazıları badana-boya ile sildi; on yedi kişinin idam edildiği darağacını vernikle cilalayıp bir mobilya haline getirdi. Evet… Ulucanlar artık hapishane değil; ama müze… hiç değil!..

Müze olmayan bu müzeleri hayata geçiren siyasi yetkili, Kültür Bakanıdır. Şehit cenazesinde, Friedrich Chopin’in cenaze marşını “millet Allahuekber diyecek” itirazıyla susturan Kültür Bakanı... Kendi cenazesinde de klasik Türk müziği bestecisi Itri’nin Segah ilahisinin çalınmasını vasiyet ettiğini söyleyen Bakana göre, Chopin’in cenaze marşı halk ile bağ kuramıyormuş.

Sanki halk, “tuti-i mucize guyem ne desem laf değil” diyen saray bestecisi Itri ile pek kaynaşmış da!..  

Halkla kaynaşmışlık adına aklına Itri’den başkası gelmeyen bir Bakanın, hapishaneden dönüştüreceği müze de bu kadar oluyor demek ki. Kaldı ki, siz bakmayın Kültür Bakanının hamaset edebiyatına… Toplumsal baskı olmasa, Ulucanlar Cezaevi alanının dev bir alışveriş merkezine ya da bir padişah camisine dönüştürüleceğini, bunun bir AKP klasiği olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Değerli Atila Sertel ve başında bulunduğu İzmir Gazeteciler Cemiyeti, bu müze ile çok önemli bir iş başarmış. Bugüne, geleceğe, ama bir gün her ikisi de tarih olacağı için tarihe, tarihin de takdir edeceği bir not düşmüşler: Unutma!!.. Unutturma!!..

Müzemiz uğurlu olsun. Aklınıza, yüreğinize, ellerinize sağlık… Kutluyor ve hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 

 

 

 

 

 

Konuşmalar listesine geri dön