Güldal Mumcu TBMM Başkanvekili ve İzmir Milletvekili Atakum, SAMSUN Konferansı - 8 Mart 2013 KADIN VE SİYASET

19/03/2013

Sevgili Samsunlular,

8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasının ilk kez önerildiği 1910’u esas alırsak, 103’üncü kez, bir 8 Mart’ta daha birlikteyiz. Aradan 103 yıl geçmiş.

Kurtuluş Savaşımızın, halkın kurtuluşunun ama özellikle kadının kurtuluşunun büyük önderi Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a çıkışının üzerinden ise 94 yıl geçmiş…

Dünya EMEKÇİ Kadınlar günü dolayısıyla, kurtuluş meşalesinin ilk parladığı bu kentte, Samsun’da aranızda olmaktan mutluluk duyuyorum.

 Ve Merhaba Atakum… diyorum.

Dünya EMEKÇİ Kadınlar günü dolayısıyla bir aradayız. Kadınların sorunlarından ülke sorunlarına şöyle bir ufuk turu yapalım.

Dünya EMEKÇİ Kadınlar Günü, bir ‘emekçi’ hareketi’dir. 1857’de New York’ta on binlerce dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları talebiyle greve başlamasından doğmuştur.

 1910 tarihinde, Kopenhag’daki 2. Enternasyonal kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin’in, bir Dünya Kadınlar Günü benimsenmesi yönündeki önerisi oy birliği ile kabul edilmiştir.

1911 yılında New York kentindeki bir tekstil atölyesinde çıkan yangında, kapılar üzerlerine kilitlenmiş olan 146 kadın işçinin yanarak ölmesi üzerine dikkatler bir kez daha kadın emekçilerin ağır çalışma koşulları üzerinde toplandı.

Rusya’da Sovyet Devriminin gerçekleştiği 1917 yılının 8 Mart günü Rus kadınlar “ekmek ve barış“ için grev yaptılar. Yaşam koşullarının kötülüğünü protesto ettiler. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,  16 Aralık 1977‘de 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü ülkemizde ilk kez 1921 yılında kutlandı. 1980 Darbesi dönemindeki 3 yıllık ara hariç, kutlanmaya devam ediyor.

Görüldüğü üzere Birleşmiş Milletlerin “Kadınlar Günü” şeklindeki kararı; “EMEKÇİ” kavramının zamanla ihmal edilmesine yol açmış. Bir başka anlatımla dünya ve Türkiye kadın ve çalışma sözlerini yan yana görmek istemiyor. 8 Martın simgesi “ekmek ve gül”dür. Kadının elinden ekmeği alıyor, sadece gülü bırakıyor. Ellerinden gelse gülün de çiçeğini koparıp sadece dikenli sapını bırakacaklar…

Artık 2013 yılında, 21’inci yüzyıldayız. Ama hem emek sömürüsü, hem kadın sömürüsü devam ediyor. Kadınlar sokaklarda öldürülmeye, işçiler madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda ölmeye devam ediyor.

Kadınlar hem emekleri hem cinsiyetleri ile iki kez sömürüldükleri için “KADIN” kavramı öne çıkıyor. Ama bu gerçek, EMEK kavramının ihmalini açıklamaz. Ev kadınları da emekçidir. Bu yüzden ben “EMEKÇİ KADINLAR” demeyi tercih ediyorum.

Kadınların sorunlarının çözümü kuşkusuz eksiksiz bir demokrasi gerektiriyor. Demokrasinin eksiksiz olması, “EMEĞİN” de sermaye ve toprak gibi hakkı olanı serbestçe, özgürce alabilmesini gerektiriyor. Oysa mevcut durum ancak “sermaye ve toprağa serbest piyasanın yolları; emeğe kurşunlar” sözleriyle açıklanabilir.

Ülkemizde çalışabilir kadın nüfusun ancak yüzde 28’i ücret karşılığında çalışıyor. Gerisi ya ücretsiz tarım işçisi, ya da ücretsiz ev kadını. Çalışabilenlerin ise hatırı sayılır bir kısmı sigortasız, kayıt dışı. Özellikle kayıt dışı çalışanlarla, özel sektörde çalışan kadınlar erkeklerden daha düşük ücret alıyor. 

Eğitimi lisenin altında olan kadınlarda işgücüne katılım oranı yaklaşık yüzde 24, lise ve üstünde ise yaklaşık yüzde 34… İşgücüne katılan kadınların yüzde 70’i yüksek öğrenimli.

Demek ki EĞİTİM, çalışmanın ön koşulu. Eğitimli, hele yüksek eğitimli kadın daha kolay iş buluyor. Gel gör ki kız çocukları okutulmuyor. Üniversite bitiren 100 gençten ancak 30 kadarı kız!.. Yabana atılamayacak sayıda kız çocuğu ise ilkokula bile gönderilmiyor. Zorunlu olmasına rağmen…

Yoksulluk, çok çocuk, ev-okul mesafesinin fazla olması; okul, derslik, öğretmen yetersizliği, çocuğa işgücü olarak duyulan ihtiyaç, yoksul ailelerde zaten yetersiz olan gelirden eğitim için pay ayrılacaksa erkek çocuğun önemsenmesi, kız çocuklarının erken evlendirilmesi, yani çocuk gelinler kız çocuklarının okutulmamasında ilk akla gelen nedenler. Hatta erkek çocuğa önem verilmesine rağmen kol gücüne ve aile bütçesinin katkıya duyduğu ihtiyaç yüzünden, erkek çocukların eğitimi bile ihmal edilebiliyor.

Kızların okutulmasında pek fazla sözü edilmeyen nedenler de var: “Kız çocuğun okumasına ne gerek var, nasıl olsa kocaya varacak…” diyen GELENEK… “Kız kısmı okur muymuş?.. Günah…” diyen yobazlık…

Peki ne yapar böyle bir anlayışın kapanına kısılan kız çocuğu? Evlenene kadar tarlada babasına ve/veya evde anasına yardım eder; sonra da başlık parası uğruna sevmediği, istemediği, dedesi yaşında adamla çocuk yaşta evlenir. Hatta kuma gider…

Gitmezse, hele sevdiğine kaçarsa öldürülür!.. Namus cinayeti zırhına bürünen dedesi, babası, ağabeyi tarafından, nereye kaçarsa kaçsın öldürülür. Çünkü kız çocuğu bir ekonomik değer; başka birisini sever ve ona kaçarsa, kız ailesi başlık parasından mahrum kalmakta.

Törenin en ürktüğü kavramlardan biri,  “sevdiğine kaçmak”, kısaca “sevmek…”  Çünkü, ilkel feodal zihniyette kutsanan değer, iddia edildiği gibi “namus, aile şerefi” filan değil, sevgi hiç değil; apaçık PARA!..

Babasının istediğiyle evlenir de başı göğe mi erer? Hayır. Baba evindeki ücretsiz kölelik, koca evinde devam eder. Yönetenlerin de teşvik ettiği üzere çokça çocuk doğurur; bunlara sevgisizlik de eklenince erkenden çöker.

Kız ille “okuyacağım” diyorsa, anne baba da biraz insaflıysa, imam olamayacağı da bilindiği halde imam hatip okuluna gönderilir!.. Bu yolla belki üniversitede okuma, çalışma, istediği ile evlenme imkanını bulur; ama artık özgür düşünmekten, sorgulamaktan, bilim ve aklın yol göstericiliğinden uzaktır.

Eşit ücret, hatta iyi ücret alsalar, eğitimleri yeterli olsa bile çalışan kadınlar çalışma hayatında kolay yükselemiyor. Şeften müsteşara kadar toplam 42 bin 837 yöneticiden ancak 12 bin 532’si yani yüzde 29’u kadın.

Dünyada her üç kadından biri hayatında en az bir kez aile içi şiddete maruz kalırken, Türkiye genelinde kadınların neredeyse yarısı şiddete maruz kalmaktadır. Kız çocuğa hamile kaldığı için burnu ve kulağı kesilen kadını anımsayınız. Kız çocuk daha ana karnında şiddete uğruyor.

Türkiye’de aile içi şiddete uğrayan kişilerin korunmasını öngören ‘Ailenin Korunmasına Dair Kanun’, 1998’de yürürlüğe girmiştir ama koruma talep eden kadınlar bile korunmamaktadır. Çoğu zaman polis şikayetçi kadını ciddiye almamakta, kimi zaman da bizzat polis kadınlara şiddet uygulamaktadır.

  Birkaç yıl önce, İzmir Karabağlar’da, 37 yaşındaki Fevziye Cengiz adlı bir kadın, rutin bir kimlik kontrolünde polise mukavemet ve hakaret ettiği iddiasıyla karakolda iki sivil polis memuru tarafından dövüldü. Karakol güvenlik kamerası kayıtları basına yansıdı.  Polisler hakkında “basit yaralama” suçunu işledikleri iddiasıyla 6 aydan 1 buçuk yıla, Fevziye Cengiz hakkında ise polisleri yaraladığı ve hakaret ettiği gerekçesiyle 2 buçuk yıldan 6 buçuk yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Yani, demokratik hukuk devletinde kural, dayak yiyenin korunması iken, devletin dayak atan polisi korundu.

Ancak, gene ne varsa CHP’de var desek yeridir. Karabağ’ın CHP’li Belediyesinin meclisi, aldığı son kararla, eşine şiddet uygulayan erkek Belediye çalışanının maaş dışında sözleşmeden doğan diğer parasal haklarının, eşine ödenmesini kararlaştırdı.

Şiddet konusunda daha vahimi, Kayseri’de yapılan bir araştırmaya göre, “Şiddet görmenize neden olan faktör nedir” sorusuna yanıt veren kadınların yüzde 38i kendilerini suçlu görmekte, şiddete hak vermektedir.

Ayrıca ensest, yani aile içi cinsel ilişki var. Kan davası var, töre cinayetleri var. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da Dicle nehrine atlayarak veya başka yollarla intihar eden kızlarımızın, kadınlarımızın hangi nedenle intihar ettiği tam anlaşılamadı; ama yoğun aile baskısı ve hatta ensest şüphesi vardı.

Son dönemde bir de boşanma cinayetlerimiz oldu. Hemen her gün en az bir kadın dayaktan bıktığı için veya başka nedenlerle boşanmak isteyince ya da boşandıktan sonra aynı adamla yeniden evlenmeye yanaşmayınca koca veya eski koca tarafından öldürülüyor.

Samsun’da da kadınlarımız, kadına karşı şiddetin, daha doğrusu vahşetin kurbanı oluyorlar….Yeşilova Mahallesinde  ayrı yaşadığı eski eşi tarafından boğazı kesilerek öldürülen dört çocuk anası 42 yaşındaki Asuman, Canik ilçesinde çocuklarının gözü önünde  kocası tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürülen Birsen, Çarşamba’da  şiddet gördüğü kocasından boşanmak istediği için 8 yerinden kurşunlanarak öldürülen 21 yaşındaki Damla ve Atakum ilçesinde sevgilisi tarafından boğazı kesilerek öldürülen Natia….. Gazete sayfalarından yansıyan hüzünlü gözleri içimi acıtıyor… İnsan olan bir karıncayı bile incitmekten  kaçınırken, erkeğin kadına karşı uyguladığı bu şiddet bizi insanlığımızdan utandırıyor.

Sevgili Atakumlular,

Atatürk Cumhuriyetinin, devrimlerinin en belirgin özelliklerinden biri, kadın erkek eşitliğine verdiği önemdir. Toplumun her kesimindeki, hakları kısıtlı, hatta hiç olmayan kadınları hak ve eşit söz sahibi birey yapmasıdır. Bunu da devrimlerin en büyüklerinden olan laiklikle sağlamıştır.

Doğada, dünyada, Türkiye’de nüfusun yarısı erkekse yarısı da dişidir, kadındır. Bu eşitliğin, yönetime, siyasete de yansıması gerekir. Büyük Önder Atatürk 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da diyordu ki:

“Bir sosyal topluluk, bir millet kadın ve erkek denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerini yok sayalım da kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun!.. Mümkün müdür ki, bir insan topluluğunun yarısı zincirlerle toprağa bağlı kalırken diğer bölümü gök yüzüne yükselebilsin!.. Şüphe yok, gelişmenin adımları … iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa devrim başarılı olacaktır.”

Atatürk’ün bu tertemiz anlayışı uygulanıp gelişebilseydi, “fazla söze ne hacet…” deyip konuşmayı burada bitirebilirdik.

Oysa bitiremiyoruz. Çünkü dünyada şeriat rejimine sahip ülkelerde yaşayan kadınlar ülkemize öykünürken, bu hakları çoktan elde etmiş Türkiye Cumhuriyeti kadınlarının, o kadınlara özenmeleri gerçekten acı. 

21’inci yüzyılın ilk on yılını geride bıraktığımız bu günlerde, “dünya değişiyor… Değişimin önünde durulmaz” sözlerini kırık plak gibi yinelenip, her türlü olumsuzluğun dahi “değişim” söylemi altında sevimli gösterilmeye çalışıldığı bir ortamda “manzari umumiye” şu:

Nasıl değişimse, eğitim birliğinin ortadan kaldırılmış, kızların ve erkeklerin yan yana okuması adeta günah sayılmaya başlanmış, kent içi ulaşımda harem-selamlık uygulamasına  kadar gelinmiş. Erkek yine hala el üstünde… Kadın yaparsa ayıp, günah, suç olan her şey erkek yaparsa “erkektir yapar” anlayışıyla meşrulaştırılmakta.

Yüzlerce yıllık bakış açısı aynen korunuyorsa, ya da yüzlerce yıl öncesinin harem-selamlık geleneği hortlatılacaksa değişim bunun neresinde?!..

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen, kadınların 2013’te bile töre cinayetlerine maruz kalacağını; ilk Türk kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale günümüzde töre cinayetlerinin işlendiği diziler yapılabileceğini herhalde hiç aklına getiremezdi.

1930’ların, 40’ların ilk kadın hekimi Safiye Ali kızların ilkokula bile gönderilmediği, ilk kadın yargıcı Suat Hilmi karakollarda eli kelepçeli kadınların dayak yediği, daha da önemlisi yargının bağımsızlığını yitirdiği; ilk kadın inşaat mühendisi Sabiha Güreyman kadınların koca şiddetinden korunması için özel sığınma evlerinin yapıldığı, ilk kadın foto muhabiri Eleni Küreman 1947’de Associated Press Ajansı’nda gazeteciliğe başlarken kocası tarafından bıçaklanan kadın fotoğraflarının gazetelerde boy boy yer aldığı bir 2013 Türkiye’sini hayal bile edemezdi.1950 yılında seçilen ilk kadın belediye başkanımız Müfide İlhan’a 2013 Türkiye’sinde belediye başkanları içinde kadın oranının %1 bile olmayacağını söylesek herhalde bize inanmazdı.  1935’te Meclis’e giren ilk kadın milletvekillerimizden olan Samsunlu Meliha Ulaş, 2013 Türkiye’sinde parlamentodaki kadın milletvekili oranının hala %14’lerde sürüneceğini düşünemezdi.  

Ne Atatürk, ne İnönü, ne de silah arkadaşları, bugün kadına şiddeti, aşağılamayı, kadını ötekileştirmeyi isteyenlerle hala mücadele edildiğini herhalde düşünemezdi.

Hele hele kendilerinin oluşturduğu cumhuriyet makamlarına 80-90 yıl sonra gelen birilerinin 30 Ağustos Zafer, 29 Ekim Cumhuriyet, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramlarını, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini ortadan kaldırmaya kalkacaklarını, Kurtuluş Savaşından, hatta “Kurtuluş” sözcüğünün kendisinden, Cumhuriyet’in kuruluşundan nefret edeceklerini bilseler herhalde kahrolurlardı. İyi ki Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin karşısına, Necip Fazıl Kısakürek’in “Dininin… KİNİNİN … davacısı bir gençlik…” diyen gençliğe hitabesinin konduğunu görmediler.

Kime kin? Kadına mı, farklı ırklara mı, uluslara mı? O Kurtuluş Savaşıyla derslerini verdiğimiz emperyalist güçlere mi, yoksa onları denize dökenlere mi? Hangi kinin davacısı?.. Bizi işgalcilerden kurtaranlara, onların devrimlerine duyulan kinin mi?..

Oysa dinlerde kin yoktur. Dinle kin nasıl bir araya gelir?!!.. Sabah küstüğünle akşama barış diyen dinden, kine nasıl geldik

Atatürk’te de kin yoktur. Yunan bayrağının yerlerde sürünmesine izin vermeyen, Çanakkale’de ölen Avusturya-Yeni Zelanda-İngiltere askerleri için, “onlar artık bizim bağrımızda, bizim çocuklarımızdır” diyen; zorunluluk olmadıkça savaşı cinayet olarak niteleyen bir askerdir Atatürk. Kurtuluş Savaşımızdaki zorunluluk ise, ülkemizin düşman işgalinden kurtulması ve bağımsızlığıdır.

O zaman Atatürk’ün Gençliğe Hitabesine bir bakalım:

Atatürk Gençliğe hitabından önce “Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?

Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni Türk Devleti'nde Türkiye Cumhuriyeti'nde devam ettirilmeli miydi?”  “Bugün ulaştığımız netice, asırlardan beri çekilen milli felaketlerin yarattığı bilincin eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi, Türkgençliğine emanet ediyorum."  demiş ve gözyaşları ile Gençliğe Hitabeyi okumuştur.

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi içerde ve dışarda, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, kötü niyetliler olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şartlarını düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şartlar, çok elverişsiz olabilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.  Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, işgalcilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler. Millet,  yoksulluk ve sıkıntı içinde içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ortam ve şartlar içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin niye okullardan, kurumlardan kaldırılmak istendiği, sanırım böyle yüksek sesle okununca çok daha iyi anlaşılıyor.

 

Sevgili Atakumlular,

Kinle gelecek inşa edilmez. Hele o geleceğin kendisi demek olan gençliğin ruhuna kin tohumları ekilemez. Ayrımcılığın, ırkçılığın nefret suçu sayıldığı 21’inci yüzyıldayız. Gençlerimizin eğitimi nefrete, kine yer verecek unsurlarla dolu olamaz. Geleceği emanet edeceğimiz gençleri nefret suçlarından uzak tutacak şekilde yetiştirmemiz gerekirken kin tohumları ekmek, bunu başbakan ağzından tekrarlamak, son derece sakıncalı ve rahatsız edicidir.

Atatürk’ün “benim manevi mirasım bilim ve akıldır” şeklindeki hayranlık verici ve çağdaş vasiyetine, mirasına yakışmayan söylemlerdir.

Sevgili Dostlar,

Siyaset, ancak demokratik bir ortamda kamu yararı güdebilir. Demokrasi  olmadığı zaman  siyaset, çıkar çevrelerinin kendi hegemonyalarını kurmak için uyguladıkları yalan ve aldatmacalardan,  baskı ve zulümden ibaret bir gölge oyunu haline gelir.  

Demokrasinin temeli hukukun üstünlüğüdür.  Hukukun üstünlüğünü sağlamanın yolu kuvvetler ayrılığından geçer. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin geçerli olduğu siyasal sistemlerde, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç temel güç merkezi vardır. Bu üç merkezin işleyişinde ve birbirleriyle ilişkilerinde, insan haklarına saygı, eşitlik ve adalet temelinde şekillenmiş olan hukukun üstünlüğü egemen olmalıdır.   Hatta bu üç kuvvetin yanında dördüncü kuvvet olarak yazılı ve görsel basın yer alır.  Basın, gerçekleri kamuoyuna sunarak halkın bilgilenme hakkını hayata geçirir. Siyasi iktidarlar her zaman halkın gerçekleri öğrenmesinden hoşnut olmayabilirler. Gerçekleri ortaya çıkaran ve halka sunan basının üstünde baskı uygularlar.  Günümüzde yüze yakın gazetecinin hapiste olması bu baskının somut bir göstergesidir.

 Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğünün olmadığı toplumlarda eşitlik ve adalet yoktur.

Demokratik olmayan toplumlarda da yasalar vardır.    1932 yılında  seçimle parlamentoya giren Hitler, 1933 yılında çıkardığı iki Kanunla  kuvvetler ayrılığı ilkesine ve hukukun üstünlüğüne son vermiştir.  Hatırlarsak bu kanunlardan ilki  Reichstag yangını provokasyonunu bahane ederek çıkardığı “Halkı ve Devleti Koruma Kanunu”dur.  Hitler,   halkı ve devleti korumak gerekçesiyle çıkardığı bu kanunla, tüm bireysel hak ve özgürlükleri kaldırmış,  böylece  hukuk devletine son vermiştir. İkincisi de parlamentonun yasama yetkisini, yürütmeye tabi kılıp,  hükümete doğrudan kanun çıkarma yetkisini verdiği “Yetki Kanunu”dur.  Böylece  Hitler,  yasama ve yargıyı tümüyle yürütmenin emrine sokarak tarihin en kanlı faşist yönetimini kurmuştur.

Toplumların yasalarla yönetilmesiyle,  hukukun üstünlüğünün  benimsenmesi arasındaki farkı  özellikle belirtmek istiyorum. Tevfik Fikret’in sözleriyle “demokrasi umutlarının çiğnendiği, kanun diye, kanun diye,  kanunların   tepelendiği” nice diktatörlükler görmüştür insanoğlu

Eğer  Meclise ait olan yasama yetkisi  kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla yürütmeye devrediliyorsa,

Eğer yargı kararlarının etkisiz kılınması için Bakanlar Kurulu’na yetki veriliyorsa ,

Eğer yürütmenin başı, "kuvvetler ayrılığı ilkesinin yürütmeyi engellediğini” söyleyebiliyorsa,

Eğer  milletvekilleri, gazeteciler, silahlı kuvvetlerin her düzeydeki mensupları, öğrenciler,  yerel yöneticiler ve daha pek çok insan  siyasal nedenlerle özgürlüklerinden yoksun bırakılıyorsa,

Eğer  güçlü ve bağımsız  hukuk mesleği yok edilmek isteniyorsa,

Eğer medya,  meslek odaları; sendikalar; hatta işveren örgütleri iktidarın denetimi altına alınmak isteniyorsa,

Eğer halkın seçtiği yerel yöneticiler ve onların kadroları siyasal nedenlerle kovuşturmaya uğruyor, yargılanıyor ve hatta cezalandırılıyorsa,

O ülkede hukukun üstünlüğü ortadan kaldırılıyor demektir. 

 

Peki bizler, bütün bu olup bitenlere demokrasi içinde ne kadar tepki gösteriyoruz?

Bu tepki erkekler kadar, hatta daha çok kadınlara düşmektedir değerli dostlar… 

Oysa nüfusun yarısını oluşturan kadınların Meclis’teki temsil oranı hala çok az. 550 milletvekilinin sadece 79’u kadın. Sadece bir kadın bakan var. Belediye başkanlıklarında, belediye ve il genel meclislerinde de durum daha da kötü.

Çünkü birincisi, siyaset erkek - kadın… toplumun tümü için uzak durulması gereken, adeta tehlikeli bir alan. Etrafı dikenli tellerle çevrilen siyaset, ayrıca itibarsızlaştırılmış.

Kadınlar siyasetin sıkıcı ve erkek işi olduğuna da inandırılmış. Kırsal kesimde ayrıca baba, koca, ağa, şeyh, şeriat ve gelenek baskısı da var. Elinin hamuruyla erkek işine karışması istenmiyor. Hatta siyasete atılmak isteyen kadına bunu hemcinsleri bile söylüyor. Modern ailelerde yetişmiş, iyi eğitim görmüş kentli kadınların önemli bir kısmı bile, evde oturmayı tercih edecek, çalışmaya da siyasete de uzak duracak şekilde eğitilmiş.

Siyaset, toplumun belli bir program, belli bir dünya görüşü, belli bir anlayış, belli bir ideoloji çerçevesinde, belli bir hedefe doğru yönlendirilip yönetilmesi sanatı olarak tanımlanır. Eğer kadının yer aldığı siyasi partinin dünya görüşü kadını eve, çocuk bakımına, ağa, şeyh, baba, koca baskısına zincirliyorsa…

Kadının çalışmasını, ekonomik açıdan bağımsızlığını istemiyorsa…

Hem “üç çocuk” dayatıp, hem de kamu kuruluşlarındaki kreşleri kapatıyorsa…

Kadın haklarını, kadın erkek eşitliğini, bunların güvencesi olan laikliği yok sayıyorsa, parlamentolarda çok kadın vekil bulunmasının, kadının siyasete girmesiyle amaçlanan hedefe ulaşmada yeterince yararı olmayabilir. Yani önemli olan kadının siyasette nerede durduğu, yer aldığı siyasi partinin dünya görüşü, kadına bakışıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi, 26 Şubat’taki son tüzük kurultayında cinsiyet kotasını, yüzde 33’e çıkardı. Bu önemlidir. Çünkü partinin bütün yönetim organlarında, milletvekilleri arasında en az yüzde 33 oranında kadın bulunacak. Yani bu oran, alt sınır… Kadınlar belirlenen oranı aşar, erkekler azınlıkta kalırsa, kota bu defa da erkeklerin hakkını koruyacak; çünkü adı üstünde: cinsiyet kotası

 

Değerli Atakumlular,

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadının, ekonomik gücünün, daha doğrusu güçsüzlüğünün hangi boyutta olduğunu bilmek açısından dikkatinizi çekerim: Dünyadaki mal varlığının sadece ve sadece yüzde biri kadınlara aittir.

Kadın eğitilmez, geleneklerin, dinin, ayıbın, günahın, kaçın-göçün cenderesinde, evinde oturup akşam işten gelecek kocasını bekleyerek çalışmaz ise, tek gelir getiren olarak kocası da, Tevfik Fikret’in dizesiyle “Kahrolası hanede çoluk çocuk var..” prangasına bağlanır, haklarını savunamaz, tepki gösteremez, sendikaya üye olamaz, olsa da grev yapamaz hale gelir.

Bir kurtarıcı beklememize gerek yok.  Bizim bizden başka kurtarıcımız olamaz. Önce kurtarıcı aramaktan kurtulmalıyız. Demokrasinin özünde, kendi kendini yönetme vardır. Kendimiz seçmiş dahi olsak başkasını kurtarıcı saymak, vatandaşlık bilinciyle bağdaşmadığı gibi, kurtarıcılık atfettiğimiz kişilerin üzerimizde padişahlık vesayeti kurmasına da yol açabilir. Buna izin verilemez. Demokrasi, oluşturduğu kontrol mekanizmalarıyla, kuvvetler ayrılığıyla, bilinçli vatandaşların haklarına sahip çıkmasıyla gerçekleşir. Demokrasi, insan hakları ve  laiklik olmadan, hele emeğe saygı olmadan, sömürüye karşı çıkmadan gerçekleşemez. Sömürüyü, baskıyı, şiddeti azaltarak toplumları daha iyiye, güzele götürecek şekilde değiştirmek çok önemli ölçüde kadınların elinde. Kadın, erkekler de dahil toplumun bütününü belirleyip, biçimlendirebilecek potansiyel bir güce sahip. Toplumun tümüne hakim olmak isteyenler, işte bu nedenle kadını cahilliğe, çocuğa, eve, mutfağa, töreye, geleneğe, günaha hapsetmek istiyor.

Kadınlar… Erkekler… Biz hepimiz… Omuz omuza, yan yana, el ele itiraz edersek, hükmetme ve sömürme de zorlaşır.

Ülkemizin var oluşu da, kadın erkek birlikte verilen özverili çabalarla gerçekleşmiştir. Bugün de, var oluşumuzun ana amacı olan çağdaş, sömürüsüz toplum olma bilincini dışlayamayız. Bunun için sorumluluk kadın ve erkek olarak hepimize aittir. Ne diyordu Büyük Atatürk:

“…Şüphe yok, gelişmenin adımları … iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa devrim başarılı olacaktır.”

Anneler çocuklarının geleceği üzerine titrer. Kız olsun, erkek olsun çocuklarının iyi eğitim almalarını, ülkeyi imar edecek, geliştirecek, yüceltecek işler yapmalarını, ülkenin geleceği üzerinde söz sahibi olmalarını ve onlarla onurlanıp gurur duymayı isterler.

Annelerin bu isteği, ancak ülkemizi kültürel, bilimsel, ekonomik, sosyal her anlamda çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracak kuşaklar yetiştirecek eğitim sistemleri ile mümkün olabilir.

Hem ülkeyi, hem gençleri çağdaş niteliklerle, üstünlüklerle donatacak olanaklar ve yollar vardır.

Cumhuriyet Halk Partisi böyle bir geleceği kuracak, bu geleceğin sahibi olan gençlere çağdaşlığı dışlamadan ülkemizi geliştirme, kalkındırma olanağını ve annelerinin onlarla gurur duymasını sağlama gücüne sahiptir. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin aydınlık ve çağdaş uygarlık düzeyine yükselmesinin yolunu Cumhuriyet devrimleriyle açan parti olmanın ötesinde, bu yönelişi durdurmaya yönelik her türlü gerici, karanlık girişime, politikaya sonuna dek karşı olmuştur, olacaktır. Aydınlanmanın karanlığa, ilerlemenin gerilemeye, devrimciliğin tutuculuğa, yurtseverliğin işbirlikçiliğe dönüştürülmesi girişimlerinin karşısında her zaman Cumhuriyet Halk Partisi olacaktır. CHP bu gücü sizlerden almaktadır. Çünkü içinizdeki aydınlığı topluma ve toplumun geleceğine yansıtacak olan sizlersiniz. Güneş şimdi ufuktan değil, hemen sizin içinizden doğacaktır.

Onun için karamsarlığa yer yok Atakumlu Dostlar. Bu gök kubbenin altında bu topraklar, bu insanlar neler görmüş, neler geçirmiş ama her birinin üstesinden gelmeyi da bilmiştir.

İnsanın doğayı yok etmesinin, insanın insanı,  erkeğin kadını, büyüğün küçüğü sömürmesinin de bir gün sonu gelecektir. Kendimize inanmamız gerek, yılmamak, cesur olmak, hayattan korkmamak, ekmeğimizi emeğimizle kazanmaktan, ülke ve dünya sorunlarına kafa yormaktan, çözüm için kadın ve erkek birlikte, arkadaşça yürümekten çekinmemek gerekir. 

 

Sevgili Atakumlular,

Bilirsiniz 8 Martlar kadınların çeşitli toplantılarda eşitlik ve özgürlük mücadelesinin bayrağını daha yüksek dalgalandırdıkları günlerdir.  Ama 8 Martlarda bir başka gelenek de  emekleri ve varlıkları ile toplumu yücelten, evde ve işte çift vardiya çalışan kadınların bir  çiçekle mutlandırılmasıdır. 

Bu geleneğin kökleri  yüz yıl öncesine  dayanıyor. 1912 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde 20.000  tekstil işçisi daha kısa çalışma saatleri, daha iyi ücretler için  greve gitmişlerdi. Grevcilerin yaptığı pek çok yürüyüşten birinde, bir grup genç kız; "Hem Ekmek Hem de Gül istiyoruz" yazılı bir pankart taşıdı. Bu James OPPENHEIM'ln ünlü "Ekmek ve Gül" şiirine esin kaynağı oldu. Şiir çeşitli ülkelerde çeşitli dillere çevrildi.  8 Martların simgesi haline gelen Ekmek ve Gül şiirini  Atakum’daki kadınlar da duysun, bir  çicek inceliğindeki genç kızların 100 yıl öncesinden gelen eşitlik ve özgürlük çağrısı burada da yankılansın diyorum……. 

Ekmek ve Gül

Yürüyoruz yürüyoruz, günün aydınlığında

Donuk fabrika bacalarına, yoksul mutfaklara

Çarpıyor sesimiz ve birden parlayan

Bir ışık gibi ulaşıyor insanlara

''Ekmek ve gül! Ekmek ve gül!''

 

Yürüyoruz yürüyoruz, erkekler için de yürüyoruz

Çünkü hala bizim oğullarımızdır onlar

Ve biz hala analık ederiz onlara

 

En zorlu iş, en ağır emek

Ve çalışmak doğuştan mezara dek

Bu böyle sürüp gitsin istemiyoruz

Yaşamak için ekmek

Ruhumuz için gül istiyoruz!

Yürüyoruz yürüyoruz kol kola

Saflarımızda ölüp gitmiş arkadaşlarımız

Ve türkümüzde onların kederli, “Ekmek!” çığlıkları

Çünkü bir köle gibi çalıştırıldı onlar

Sanattan, güzellikten, sevgiden yoksun

Biz de bu gün hala onların özlemini haykırıyoruz

İş ve ekmek diyoruz

Ama gül de istiyoruz!

 

Yürüyoruz yürüyoruz, yan yana, güzel günler adına

Kadınız, insanız, insanlığı ayağa kaldırıyoruz

Paydos bundan böyle köleliğe, aylaklığa

Herkes çalışsın, bölüşülsün kardeşçe yaşamın sundukları

İşte bunun için yükseliyor yüreklerimizden

Bu ekmek ve gül türküleri

Ve yineliyoruz hep bir ağızdan:

“Ekmek ve gül! Ekmek ve gül!”

 

Sizleri sevgiyle selamlıyor, teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

 

Konuşmalar listesine geri dön