Eskişehir Konuşması

01/01/2013

Şükran Güldal Mumcu

İzmir Milletvekili TBMM Başkanvekili

1 OCAK 2013 Cuma Eskişehir Konuşması

 

 

Çağdaş Gazeteciler Derneği  Eskişehir Şubesinin

Değerli Yöneticileri ve üyeleri,

Değerli Katılımcılar,

 

Hepinizi saygı ile selamlıyorum. Çağdaş Gazeteciler Derneği  Eskişehir Şubesine bana verdiği bu ödül için çok teşekkür ediyorum.

 

Hepinizin bildiği gibi  siyaset, en geniş anlamıyla, kamu yararına yönelik faaliyet olarak tanımlanabilir.  Parlamentodaki siyaset ise halkın sorunlarının  milletvekilleri tarafından tartışılması ve çözümler bulunması demektir.  Parlamenter siyaset, yasaların yapılmasının yanı sıra,  yürütme organının denetlenmesini de içerir. Parlamentonun yargıyla birlikte yerine getirdiği bu işlev, yürütme erkini elinde bulunduranların keyfiliğe, diktatörlüğe yönelmesini önlemek açısından özellikle önemlidir.

Siyaset, ancak demokratik bir ortamda kamu yararı güdebilir. Demokrasi  olmadığı zaman  siyaset, çıkar çevrelerinin kendi hegemonyalarını kurmak için uyguladıkları yalan ve aldatmacalardan,  baskı ve zulümden ibaret bir gölge oyunu haline gelir.  

Demokrasinin temeli hukukun üstünlüğüdür.Hukukun üstünlüğünü sağlamanın yolu kuvvetler ayrılığından geçer. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin geçerli olduğu siyasal sistemlerde, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç temel güç merkezi vardır. Bu üç merkezin işleyişinde ve birbirleriyle ilişkilerinde,  insan haklarına saygı, eşitlik ve adalet temelinde şekillenmiş olan hukukun üstünlüğü egemen olmalıdır.   Hatta bu üç kuvvetin yanında dördüncü kuvvet olarak yazılı ve görsel basın yer alır.  Basın, gerçekleri kamuoyuna sunarak halkın bilgilenme hakkını hayata geçirir. Siyasi iktidarlar her zaman halkın gerçekleri öğrenmesinden hoşnut olmayabilirler. Gerçekleri ortaya çıkaran ve halka sunan basının üstünde baskı uygularlar.  Günümüzde yüze yakın gazetecinin hapiste olması bu baskının somut bir göstergesidir.

 Hukukun üstünlüğü demek: özgür basın,  bağımsız, tarafsız bir yargı, masumiyet karinesi, geciktirilmemiş,  adil ve açık bir yargılama,  güçlü ve bağımsız bir hukuk mesleği, avukat ile müvekkili arasındaki iletişimin gizliliğinin  korunması demektir;  keyfi gözaltılara, gizli duruşmalara, sınırsız tutuklamalara, baskıcı ve aşağılayıcı muameleler ve cezalandırmalara, seçim süreçlerinde yıldırmalara ve yolsuzluklara izin verilmemesi demektir.

Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğünün olmadığı toplumlarda eşitlik ve adalet yoktur.

 

Eski çağlardan günümüze kadar insanlık, özgürlük ve demokrasi arayışında kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü,  demokratik devlet yönetiminde yol gösterici olarak benimsemiş, bu ilkeler demokrasi ve insan haklarını temel alan  tüm modern devletlerin esin kaynağı olmuştur.

İnsanlığın demokrasi uğrunda verdiği mücadelenin bu noktaya kolayca geldiği söylenemez. Ortaçağın iktidar sahipleri olan krallar, padişahlar, kendilerini “tanrının yeryüzündeki temsilcisi” olarak görmüşler; kendilerine itaatsizliği de “tanrıya itaatsizlik” olarak nitelemişlerdir.

 

Günümüzde, gücünü tanrıdan aldıklarını söyleyen ve iktidarları babadan oğula geçen krallar, sultanlar çok azalmıştır; ama onların yerini, Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’nin (Moris Düverje’nin) deyimiyle “seçimle gelen krallar” da almamalıdır.

Demokratik olmayan toplumlarda da yasalar vardır.    1932 yılında  seçimle parlamentoya giren Hitler, 1933 yılında çıkardığı iki Kanunla  kuvvetler ayrılığı ilkesine ve hukukun üstünlüğüne son vermiştir.  Hatırlarsak bu kanunlardan ilki  Reichstag yangını provokasyonunu bahane ederek çıkardığı “Halkı ve Devleti Koruma Kanunu”dur.  Hitler,   halkı ve devleti korumak  gerekçesiyle çıkardığı bu kanunla, tüm bireysel hak ve özgürlükleri kaldırmış,  böylece  hukuk devletine son vermiştir. İkincisi de parlamentonun yasama yetkisini, yürütmeye tabi kılıp,  hükümete  doğrudan kanun çıkarma yetkisini verdiği “Yetki Kanunu”dur.  Böylece  Hitler,  yasama ve yargıyı tümüyle yürütmenin emrine sokarak tarihin en kanlı faşist yönetimini kurmuştur.

Toplumların yasalarla yönetilmesiyle,  hukukun üstünlüğünün  benimsenmesi arasındaki farkı  özellikle belirtmek istiyorum. Tevfik Fikret’in sözleriyle “demokrasi umutlarının çiğnendiği, kanun diye, kanun diye,  kanunların   tepelendiği” nice diktatörlükler görmüştür insanoğlu.

Eğer  Meclise ait olan yasama yetkisi  kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla yürütmeye devrediliyorsa,

Eğer yargı kararlarının etkisiz kılınması için Bakanlar Kurulu’na yetki veriliyorsa ,

Eğer yürütmenin başı, "kuvvetler ayrılığı ilkesinin yürütmeyi engellediğini” söyleyebiliyorsa,

Eğer  milletvekilleri, gazeteciler, silahlı kuvvetlerin her düzeydeki mensupları, öğrenciler,  yerel yöneticiler ve daha pek çok insan  siyasal nedenlerle özgürlüklerinden yoksun bırakılıyorsa,

Eğer  güçlü ve bağımsız  hukuk mesleği yok edilmek isteniyorsa,

Eğer medya,  meslek odaları; sendikalar; hatta işveren örgütleri iktidarın denetimi altına alınmak isteniyorsa,

Eğer halkın seçtiği yerel yöneticiler ve onların kadroları siyasal nedenlerle kovuşturmaya uğruyor, yargılanıyor ve hatta cezalandırılıyorsa,

O ülkede hukukun üstünlüğü ortadan kaldırılıyor demektir. 

Böyle bir ülkede parlamentoda da parlamento dışında da siyaset yapmak zor ama aynı ölçüde onurlu bir uğraştır.

Demokrasinin yerleşebilmesi için dünya ve ülkemiz nüfusunun yarısını oluşturan kadınların siyasette hak ettikleri yeri almaları gerekir.  Bunun için  kadının toplumda karşılaştığı her türlü ayırımcılığın ortadan kaldırılması, kadının  evde, işte, sosyal hayatta ve siyasette  erkekle eşit olarak bulunması gerekir. Atatürk’ün 1925 yılında  Kastamonu’da yaptığı konuşmasında dediği gibi: “Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki bir kütlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini müsamaha edelim de kütlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok yükselme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenilik alanında birlikte yol alınmak gerekir.”  Bu sözler eğitimden siyasete kadar her alanda geçerlidir.  Atatürk kadının seçme kadar seçilme hakkını da hayata geçirerek kadına siyasetin yollarını açmıştır.  Ama ne yazık ki şu anda Mecliste, kadın parlamenter oranı yalnızca %14’tür.  Bu oranın artması için Cumhuriyet Halk Partisi siyasette %33 cinsiyet kotası koymuştur.

Yaşam hakkı kutsaldır ve Uğur Mumcu’nun dediği gibi terör bir insanlık suçudur. Terörün uluslar arası ve ulusal bağlantıları vardır; etnik kimliği, dini, ideolojiyi kullanır. Tehdit, baskı, korku yaratarak toplumları sindirmeye çalışır. Hangi nedenle olursa olsun terör olaylarının yanında olmak, bu insanlık suçuna ortak olmak demektir. Terörün ana amacı, ülkelerin vatandaşlarını ve ulusları birbirlerine düşman etmektir. Terörün arkasındaki çıkar çevreleri, bu düşmanlıktan hem siyasi hem ekonomik kazanç sağlarlar.

Kendi ülkesinde gerçekleştirilen terör saldırılarını gerekçe yaparak dünyayı kaosa sürükleyen ve milyonlarca masum insanın kanına giren küresel çıkar çevreleri, kendi ülkeleri dışında meydana gelen terör saldırılarının önlenmesi için ise işbirliği bir yana, çıkarları gerektirdiğinde tereddüt etmeden o terörü desteklemekte, çok zorda kalınca da kupkuru, soğuk, ruhsuz kınama mesajlarıyla yetinmektedirler.

 

Teröre kurban verdiklerimiz, ulusal birliğimizi ve bütünlüğümüzü yok etmekten yarar uman, bu amaçla kan dökmeye doymayan güçlerin gök ekin gibi biçtiği ve acısını yüreğimizde derinden hissettiğimiz çocuklarımız, kardeşlerimiz, sevdiklerimiz, eşlerimizdir.

 

Terörün hakim olduğu ülkelerde Parlamentoların demokrasiye kendilerinden beklenen sağlıklı katkıyı vermesi çok zordur. Terör demokrasinin düşmanıdır.

 

Çok iyi bilinmektedir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş harcında, ülkede yaşayan herkesin eşit vatandaş olması ilkesi vardır.   Ayrılıkçı Terörün hedefi ise ülkemizdeki bu ulusal birlik ruhunu yok etmek, kardeşi kardeşe kırdırmaktır.

 

Gözlerimiz kör değilse bu gerçekleri görmek; kulaklarımız sağır değilse terör nedeniyle yitirdiklerimizin yakınlarının çığlıklarını duymak, ellerimiz varsa, bu oyunu boşa çıkarmak için kardeşliğe uzatmak zorundayız.

Siyasetin ve siyasetçinin görevi halkın birliği için çalışmak;kardeşliğe uzanan elleri güçlü kılmaktır

Yüze yakın gazetecinin cezaevlerinde bulunduğu,  yüzlercesinin de yargılandığı;  kitapların bombayla eş değerde tutulduğu; bilgilenme ve haber alma hakkının, düşünce, basın  ve  ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı bir dönemde, demokrasi  ve özgürlük bayrağını kararlılıkla yükselten Çağdaş Gazeteciler Derneğinden bu ödülü almış olmak benim için bir onurdur.

Ben bu ödülü demokrasi ve özgürlük için yılmaz bir siyasal mücadele veren ve bu uğurda özgürlüklerinden yoksun olan milletvekillerimiz ve  tüm yurtseverler adına alıyorum. 

Daha iyi bir dünya daha iyi bir Türkiye için, demokrasi için, kardeşlik ve dayanışma için,  eşitlik ve adalet için,  parlamentoda ve parlamento dışında hep birlikte mücadele edeceğimize olan inancım tamdır. 

 

 

 

 

 

 

Konuşmalar listesine geri dön