Bartın Konferansı - 7 Mart 2012 KADIN VE SİYASET

08/03/2012

Güldal Mumcu

TBMM Başkanvekili ve İzmir Milletvekili

Bartın Konferansı - 7 Mart 2012

 

KADIN VE SİYASET

 

Sevgili Bartınlılar,

Fenikelilerin, Hititlerin, Kimmerlerin, Kayralıların, Lidyalıların, Perslerin, Büyük İskender’in, Pontusların, Romalıların, Bizanslıların, Cenevizlilerin, Peçenek  ve Kumanların, Müslüman Arapların, Selçukluların, Osmanlıların gelip geçtiği çok zengin ve renkli, çok eski bir tarihiniz var. Yöreniz adeta doğal bir açık hava müzesi. Birçok uygarlık size izlerini ve miraslarını bırakmış. Zengin bir yerel halk kültürüne, 59 kilometrelik bir sahil şeridine, muhteşem ormanlara sahipsiniz.

Çok güzel bir yerde yaşıyorsunuz. O zengin tarih ve kültür mirası, insanın ölümlü, ama insanlığın sürekli olduğunun çok güzel bir kanıtı. Çevre bilinciniz ve duyarlılığınızla bu mirasa ve zenginliklere fazlasıyla layık olduğunuzu biliyorum.

Ve “Merhaba Bartın!...” diyorum. Aranızda olmaktan mutluyum.

Dünya EMEKÇİ Kadınlar günü dolayısıyla davet ettiniz beni. Kadınların sorunlarından ülke sorunlarına şöyle bir ufuk turu yapalım, dertleşelim izin verirseniz.

Dünya EMEKÇİ Kadınlar Günü, 8 Mart 1857’de New York’ta 40 bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları talebiyle greve başlamasından doğmuş bir ‘emekçi’ hareketi. Polisin greve giden işçilere saldırması, onları fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangında büyük çoğunluğu kadın 129 işçinin can vermesi ile ateşlenmiş birdevrim hareketi. İşçilerin cenaze törenine 10 bini aşkın kişi katıldı.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde, Kopenhag’da yapılan, 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin’in, 8 Mart 1857 yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması yönündeki önerisi oy birliği ile kabul edildi.

1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde 8 Mart kutlanmaya başlanınca diğer ülkelerde de yaygınlaştı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,  16 Aralık 1977‘de 8 Mart’ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etti.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü ülkemizde ilk kez 1921 yılında kutlandı. 1980 Darbesi dönemindeki 3 yıllık ara hariç, kutlanmaya devam ediyor.

Sadece “Kadınlar Günü” diyen de; “EMEKÇİ Kadınlar Günü” demeyi tercih edenler de var. Sadece “kadınlar günü diyenler, sınıf ve sömürü gerçeğini pek kabul etmek istemeyenler yahut önemsemeyenler galiba. EMEKÇİ Kadınlar diyenlerse, tam tersine sınıf çatışması ve sömürü devam ettiğine dikkat çekmek isteyenler.

Ama maddi bir gerçek var. Evet, 8 Mart 1857 günü ölenlerin çoğunluğu kadın; ama aynı zamanda işçi, emekçi. Ayrıca, çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle başlatılmış bir grev söz konusu. Çünkü o dönemin çalışma koşulları tam anlamıyla “zulüm…”

Kuşkusuz, o kadınların sırf kadın olmalarından kaynaklanan sorunları vardı; hem de çoktu. Ama tarih 1910’du. Evet, Amerikan, Fransız insan hakları bildirgeleri yayınlanmıştı. Ama hayata geçmemişti desek yeridir. Hemen hiçbir ülke demokrasiyle yönetilmiyordu. Amerika’da zenci-beyaz ayrımcılığı bütün şiddetiyle sürüyordu. Bütün Afrika, Güney Asya, Güney Amerika Batılı emperyalistlerin sömürgesiydi.

Oysa artık 2012 yılında, 21’inci yüzyıldayız. Ama hem emek sömürüsü, hem Kadın sömürüsü devam ediyor. Kadınlar sokaklarda öldürülüp, işçiler madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda ölüp duruyor.

Kadınlar hem emekleri hem cinsiyetleri ile iki kez sömürüldükleri için “KADIN” kavramı öne çıkıyor. Ama bu gerçek, EMEK, sınıf, sömürü kavramlarının ihmalini açıklamaz. Ben “EMEKÇİ KADINLAR” demeyi tercih ediyorum. Çünkü kadınların sorunlarının çözümü kuşkusuz eksiksiz bir demokrasi gerektiriyor. Ama eksiksiz demokrasi, üretim faktörlerinden bir numaralısı olan “EMEĞİN” de, tıpkı diğer üretim faktörleri olan sermaye ve toprak gibi, hakkı olanı serbestçe, özgürce alabilmesini gerektiriyor. Oysa mevcut durum ancak “sermaye ve toprağa serbest piyasa; emeğe kurşunlar” sözleriyle açıklanabilir.

Şimdi, bu vurgulamayı da ihmal etmeden, 1910’dan 102 yıl sonra kadınlar neler yaşıyor da biz “kadınların sorunları” diyip duruyoruz, bir bakalım.

Emek sorunsalı açısından bakıldığında, Türkiye’de çalışabilir kadın nüfusun ancak yüzde 28’i ücret karşılığında çalışıyor. Gerisi ya ücretsiz tarım işçisi, ya da ücretsiz ev kadını. Çalışabilenlerin ise hatırı sayılır bir kısmı sigortasız, kayıt dışı. Özellikle kayıt dışı çalışanlarla, önemli ölçüde özel sektörde çalışan kadınlar erkeklerden daha düşük ücret alıyor.  

Eğitimi lisenin altında olan kadınlarda işgücüne katılım oranı yaklaşık yüzde 24, lise ve üstünde ise yaklaşık yüzde 34… İşgücüne katılan kadınların yüzde 70’i yüksek öğrenimli.

Deke ki EĞİTİM, çalışmanın ön koşulu. Eğitimli, hele yüksek eğitimli kadın daha kolay iş buluyor. Gel gör ki kız çocuklar okutulmuyor. Üniversite bitiren 100 gençten ancak 30 kadarı kız!.. Yabana atılamayacak sayıda kız çocuğu ise ilkokula bile gönderilmiyor. Zorunlu olmasına rağmen…

Yoksulluk, çok çocuk, ev-okul mesafesinin fazla olması; okul, derslik, öğretmen yetersizliği, çocuğa işgücü olarak duyulan ihtiyaç, yoksul ailelerde zaten yetersiz olan gelirden eğitim için pay ayrılacaksa erkek çocuğun önemsenmesi, kız çocuklarının okutulmamasında ilk akla gelen nedenler. Hatta işgücüne duyulan ihtiyaç, erkek çocukların eğitiminde bile geçerli bir engel olabiliyor.

Kızların okutulmasında pek fazla sözü edilmeyen nedenler de var: “Kız çocuğun okumasına ne gerek var, nasıl olsa kocaya varacak…” diyen GELENEK… “Kız kısmı okur muymuş!.. Günah…” diyen DİN…

Peki ne yapar kız çocuğu? Evlenene kadar tarlada babasına ve/veya evde anasına yardım eder; sonra da başlık parası uğruna sevmediği, istemediği, dedesi yaşında adamla çocuk yaşta evlenir. Hatta kuma gider…

Gitmezse, hele sevdiğine kaçarsa öldürülür!.. Tarikat mensubu dedesi ve babası tarafından diri diri gömülüp üstüne beton atılarak öldürülür; kurşunlanarak öldürülür, bıçaklanarak, boğazı kesilerek öldürülür. Nereye kaçarsa kaçsın, bulunur, öldürülür.

Babasının istediğiyle evlenir de başı göğe mi erer? Hayır. Baba evindeki ücretsiz kölelik, koca evinde devam eder. Tarlayla mutfak arasında bolca doğurarak 30 yaşında 50 yaş görünümü kazanır.

Bütün bunların bir tek istisnası var: Kız ille “okuyacağım” diyorsa, anne baba da biraz insaflıysa imam hatip okuluna gönderilir!.. Bu yolla belki üniversitede okuma, çalışma, istediği ile evlenme imkanını bulur; ama büyük olasılıkla o artık bir İslamcıdır. Kafasının dışı gibi içi de örtülüdür. Asker “mü’mine”dir. Kız çocuğun okuması ancak böyle mümkün olur.

Oysa Türkiye’de zorunlu temel eğitimi beş yıldan sekiz yıla çıkaran kanun, 1997 yılında yürürlüğe girmişti.

Gelişmeleri sanırım biliyorsunuz. AKP milletvekilleri, zorunlu eğitimi 12 yıla çıkardığı iddiasıyla, 4+4+4 diye formüle edilen bir yasa hazırlamış. Buna göre, ilk dört yılda okula gitmek zorunlu olacak, ikinci dört yıldan itibaren ise bu zorunluluk kalkacak; çocuklar ister eve gelecek öğretmenlerle, ister Kur’an kursuna giderek, eğitimlerini sürdürecek diye biliyorduk. Basın, “dünyada eşi benzeri bulunmayan eğitim modeli” diye vermişti haberi.

Eğitimciler böyle bir düzenlemenin kız çocuklarını en çok ilkokuldan sonra eğitimden ve toplumsal yaşamdan koparıp eve hapsedeceğini, erkek çocukları da çırak okullarına mahkum edeceğini ileri sürüyor. Her iki cins için Kuran kurslarının alabildiğine öne çıkacağını da bunlara eklemek gerek.

Öte yandan, AKP’nin bu teklifi zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılmasını öngören 28 Şubat kararlarına bir tepki olarak getirdiği söyleniyor. 28 Şubat’ın AKP’nin yolunu açtığı iddiaları da var. Ama AKP ve onu destekleyenler 28 Şubat’ı post modern darbe olarak nitelemiş, tepeden inme kararların, tartışılmadan topluma dayatılması olarak eleştirmişlerdi. Oysa 4+4+4 teklifi de kamuoyunun hiç haberi, bilgisi yokken, birden bire getirildi Meclis gündemine. Yani tepeden inmelik, tartışılmadan topluma dayatma açısından da AKP’nin 4+4+4 tasarısı ile 28 Şubat kararları arasında fark yok.

Eğitim konusundaki son haber ise, fütursuzlukta bir adım daha atıp kız ve erkek öğrencilerin okullarını ayırma hazırlığı. Başbakanın da üyesi olduğu İmam Hatip Mezunları Derneği, AKP’ye ve cemaatlere yakınlığıyla bilinen Ensar Vakfı ve İlim Yayma Cemiyeti bu beklentilerini, 4+4+4 teklifini görüşen Meclis komisyonuna rapor halinde resmen bildirmiş. Yani eğitimde harem-selamlık uygulaması...

Kaldı ki, okusa, hatta iyi bir eğitim alsa, istediğiyle evlense de kadının çalışmasının önünde başka engeller vardır. Bunları da GELENEĞE dahil edebiliriz. Ev kadınlığı ve annelik, entelektüel yeteneklerinden, çalışma yaşamının bir unsuru olmasından önemlidir. Annelik yüzünden işten ayrılması söz konusu olabilir. Yani yine eve hapsolunur. Çünkü biliyorsunuz, Başbakan talimatıyla üç çocuk doğuracağız ama, işyerlerindeki kreşler yine Başbakan talimatıyla kapandı. Evde bakıcı anne pahalı... Özel kreşler daha da pahalı.

Bu, “Kadın çalışmasın, evinin kadını olsun” demektir. Kadının çalışmasının gizli siyasi, ideolojik engelidir.

Çalışan kadınların sorunu sadece çocuk bakımı değil. Eşit ücret, hatta iyi ücret alsa, tahsili terbiyesi buna yetse bile kadınlar çalışma hayatında kolay yükselemez. Şeften müsteşara kadar toplam 42 bin 837 yöneticiden ancak 12 bin 532’si yani yüzde 29’u kadındır.

Gelelim kadın sorunlarından en yakıcı olanına… ŞİDDET! Aile içi, aile dışı şiddet…

Dünyada her üç kadından biri hayatında en az bir kez aile içi şiddete maruz kalırken, Türkiye genelinde kadınların neredeyse yarısı şiddete maruz kalmaktadır. Kız çocuğa hamile kaldığı için burnu ve kulağı kesilen kadını anımsayınız. Kız çocuk daha ana karnında şiddete uğrar.

Türkiye’de aile içi şiddete uğrayan kişilerin korunmasını öngören ‘Ailenin Korunmasına Dair Kanun’, 1998’de yürürlüğe girmiştir ama koruma talep eden kadınları bile korunmamaktadır. Çoğu zaman polis şikayetçi kadını ciddiye almamakta, kimi zaman da bizzat polis kadınlara şiddet uygulamaktadır.

  Geçen yıl, İzmir’de, 37 yaşındaki Fevziye Cengiz adlı bir kadın, rutin bir kimlik kontrolünde polise mukavemet ve hakaret ettiği iddiasıyla karakolda iki sivil polis memuru tarafından dövüldü. Karakol güvenlik kamerası kayıtları basına yansıdı.  Polisler hakkında “basit yaralama” suçunu işledikleri iddiasıyla 6 aydan 1 buçuk yıla, Fevziye Cengiz hakkında ise polisleri yaraladığı ve hakaret ettiği gerekçesiyle 2 buçuk yıldan 6 buçuk yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Yani, demokratik hukuk devletinde kural, dayak yiyenin korunması iken, devletin dayak atan polisi korundu.

Daha vahimi. Kayseri’de yapılan bir araştırmaya göre, “Şiddet görmenize neden olan faktör nedir” sorusuna yanıt veren kadınların yüzde 38i kendilerini suçlu görmekte, şiddete hak vermektedir.

Ayrıca ensest, yani aile içi cinsel ilişki var. Kan davası var, töre cinayetleri var. Birkaç yıl önce, siyahlar giyip Dicle nehrine atlayarak intihar eden dört kız kardeşin hangi nedenle intihar ettiği tam anlaşılamadı; ama yoğun aile baskısı ve hatta ensest şüphesi vardı. Batman’da genç kızlar hayatlarının baharında intihar ediyorlar. Bu intiharların da altında benzer nedenler olduğu düşünülüyor.

Son dönemde bir de boşanma cinayetlerimiz oldu. Hemen her gün en az bir kadın dayaktan bıktığı için veya başka nedenlerle boşanmak isteyince ya da boşandıktan sonra aynı adamla yeniden evlenmeye yanaşmayınca koca veya eski koca tarafından öldürülüyor.

Sevgili Bartınlılar,

Atatürk Cumhuriyetinin, devrimlerinin en belirgin özelliklerinden biri, kadın erkek eşitliğine verdiği önemdir. Toplumun her kesimindeki, hakları kısıtlı, hatta hiç olmayan kadınları hak ve eşit söz sahibi birey yapmasıdır. Bunu da devrimlerin en büyüklerinden olan laiklikle sağlamıştır.

Doğada, dünyada, Türkiye’de nüfusun yarısı erkekse yarısı da dişidir. Bu eşitliğin, yönetime, siyasete de yansıması gerekir. Büyük Önder Atatürk 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da diyor ki:

“Bir sosyal topluluk, bir millet kadın ve erkek denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerini yok sayalım da kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun!.. Mümkün müdür ki, bir insan topluluğunun yarısı zincirlerle toprağa bağlı kalırken diğer bölümü gök yüzüne yükselebilsin!.. Şüphe yok, gelişmenin adımları … iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa devrim başarılı olacaktır.”

Atatürk’ün bu tertemiz anlayışı uygulanıp gelişebilseydi, “fazla söze ne hacet…” deyip konuşmayı burada bitirebilirdik.

Oysa bitiremiyoruz. Çünkü dünyada İslami rejime sahip ülkelerde yaşayan kadınlar ülkemize öykünürken, bu hakları çoktan elde etmiş Türkiye Cumhuriyeti kadınlarının, o kadınlara özenmeleri gerçekten acı. 

21’inci yüzyılın ilk on yılını geride bıraktığımız bu günlerde, başta siyasi iktidar olmak üzere aklına gelenin “dünya değişiyor… Değişimin önünde durulmaz” sözlerini kırık plak gibi yineleyip, her türlü olumsuzluğu dahi “değişim” söylemi altında sevimli göstermeye çalıştıkları bir ortamda “manzari umumiye” şu:

Nasıl değişimse, sanki aradan bin beş yüz yıl geçmemiş, başka sapkınlıklar yetmiyormuş gibi, okullarda harem-selamlık uygulamasına kadar gelmişiz. Erkek yine hala el üstünde… Kadın yaparsa ayıp, günah, suç olan her şey erkek yaparsa hala “erkektir. Yapar” anlayışıyla meşrulaştırılmakta. Evli olsun bekar olsun kadın bir erkekle ilişki kurarsa hem geleneğe göre ayıptır, dine göre günahtır, hem yasalara göre suçtur; ama aynı şeyi erkek yaparsa, evli olsun bekar olsun “Erkeğin elinin kiri…”dir…

Yüzlerce yıllık bakış açısı aynen korunuyorsa, ya da yüzlerce yıl öncesinin harem-selamlık geleneği hortlatılacaksa değişim bunun neresinde?!..

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen, kadınların 2012’de bile töre cinayetlerine maruz kalacağını; ilk Türk kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale günümüzde töre cinayetlerinin işlendiği diziler yapılabileceğini herhalde hiç aklına getiremezdi.

İlk kadın hekim Safiye Ali kızların ilkokula bile gönderilmediği, ilk kadın sulh hukuk hakimi Suat Hilmi karakollarda eli kelepçeli kadınların dayak yediği, ilk kadın inşaat mühendisi Sabiha Güreyman kadınların koca şiddetinden korunması için özel sığınma evlerinin yapıldığı, ilk kadın foto muhabiri Eleni Küreman 1947’de Associated Press Ajansı’nda gazeteciliğe başlarken kocası tarafından bıçaklanan kadın fotoğraflarının gazetelerde boy boy yer aldığı bir 2012 Türkiye’sini hayal bile edemezdi.

Ne Atatürk, ne İnönü, ne de silah arkadaşları, bugün kadına şiddeti, aşağılamayı, kadını ötekileştirmeyi isteyenlerle hala mücadele edildiğini herhalde düşünemezdi.

Hele hele kendilerinin oluşturduğu cumhuriyet makamlarına 80-90 yıl sonra gelen birilerinin 30 Ağustos Zafer, 29 Ekim Cumhuriyet, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramlarını, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini ortadan kaldırmaya kalkacaklarını, Kurtuluş Savaşından, hatta “Kurtuluş” sözcüğünün kendisinden, Cumhuriyet’in kuruluşundan nefret edeceklerini bilseler herhalde kahrolurlardı. İyi ki Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin karşısına, Necip Fazıl Kısakürek’in “Dininin… KİNİNİN, … davacısı bir gençlik…” diyen gençliğe hitabesinin konduğunu görmediler.

Kime kin?.. Kadına mı, farklı ırklara mı, uluslara mı? Bize asıl kin duyması gerekenler, o Kurtuluş Savaşıyla hadlerini bildirdiğimiz emperyalist güçler değil mi?

Peki Kısakürek ve hayranlarının kini kime… neye? Kısakürek’e atfen geliştirilen bu söylemde üstü kapalı olarak ifade edildiği üzere asıl rahatsızlıkları bizatihi bir Kurtuluş Savaşı vermiş olmamıza mı? “Kurtuluş olmasaydı Kuruluş da olamazdı; niye kurtulduk” mu diyorlar?!!.. Bir türbanlı kızımız televizyonda bu nedenle mi “Ankara’da Türk polisinden cop yiyeceğime, Brüksel’de Avrupa polisi tarafından aşağılanmayı tercih ederim” diyordu?

Yoksa, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinden neden rahatsız olup yerine Kısakürek’in kin dolu hezeyanı konulmak istenir?

GENÇLİĞE HİTABE OKUNACAK!!!!...

Atatürk’ün hitabesi bu... Kısakürek orkestrasını bu Hitabenin nesi rahatsız etmiş olabilir?!!.. Sakın “Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere,memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirlersözleri olmasın?

Yoksa soruyu “kimin kim adına kini” diye mi sormak gerek? Sorunun yanıtı tahmin ettiğimiz gibiyse, malum orkestra üyelerinin “Kurtuluşa” kin duyma açısından 1919’da ülkemizi işgal eden emperyalistlerden kalır yanı yok demektir.

Bu durumda… 30 Ağustos Kurtuluş Zaferi’nden, Kuruluş devrimlerinden 80-90 yıl sonra Ulusal Bayramlar niye yasaklanır, “Kurtuluş” sözcüğünden neden bu kadar rahatsız olunur diye sormak gerekir mi bilmiyorum.

Bütün o Kuruluş devrimleri, kadınlarımız akraba erkeklerin tecavüzüne uğrasın, hamile kalınca da intihara zorlansın; babaları, dedeleri tarafından diri diri toprağa gömülsün, babalarından, ağabeylerinden, kocalarından dayak yesin diye; başlarını zorla veya sözde özgür tercih adına örtsünler, kocalarının ayaklarını yıkasınlar; okumasınlar, iş güç, mal mülk sahibi, çağdaş yurttaş olmasınlar diye mi yapılmıştı sorusuna gerek var mı bilmiyorum.

Medeni Kanun, kişisel ve toplumsal yaşamı dinsel yaptırımlarla düzenleyen şeriat yasalarının yerini almamış mıydı; Laiklikten kaynaklanan çağdaş bir yaşamı düzenlemiyor muydu; bu düzenleme bir buçuk milyarlık İslam dünyasında sadece Türkiye’ye özgü değil miydi diye sormaya gerek var mı bilmiyorum.

Töre cinayetlerinin, nedeni bilinmezlikten gelinen ensest cinayetlerinin acısını ve utancını hala neden yaşıyoruz diye sormak gerekir mi bilmiyorum. Ne oldu bize, diye sormak gerekir mi bilmiyorum.

Ama eğer hala varsa…

1950’den bu yana gelip giden iktidarların hemen hiç birisi bu armağanların korunup güçlendirilmesi için uğraşmadı. Altının oyulmasına göz yumdu; hatta kimileri bizzat oydu. Bugünkü iktidar ise devrimlere açıktan saldırıyor.

Atatürk’ün tasfiye ettiği din sömürücüleri, başka ülkelerin çıkarlarını kendi ülkesinin çıkarlarından üstün tutanlar, kendilerini demokrasinin vazgeçilmezi ilan etmişler. Bağımsızlığımız çokuluslu şirketlerin, yabancı hükümetlerin, hatta yabancı devlet başkanlarının vesayetinde. Toprak ağaları, milyonlar vuran aracılar, ihale rantçıları ve bu aracıların Başkentteki temsilcileri, Türk halkının alın terini sömürmekte, ülke çıkarı hiçbir şekilde gözetilmemekte.

Bize dikte edilen yönetim biçimi ılımlı İslam... 90 yıl önce, “demokrasinin nasibi irticanın elinde oyuncak olmak değildir. … Türk yargıcı, Türk devriminin kurduğu uygarlığın bekçisi olmak zorundadır” diyen Cumhuriyet kurucuları vardı. Bugün onların koltuklarında, “biz sandıktan çıkma hükümetiz, bizim dediğimiz olur” diyen gerici, emperyalizm işbirlikçisi iktidar sahipleri var. Bu emri almış, ezberlemiş, sosyal yapımızı değiştirmek, Cumhuriyetimizi Amerika’nın rahatsız olmayacağı bir “ılımlı İslam Cumhuriyeti”ne dönüştürmek için adeta cihad açmışlar. Demokrasiyi irticanın elinde oyuncak etmek için, Cumhuriyet devriminin kurduğu uygarlığın bekçisi olan yargıyı köleleştirmeye çalışıyorlar.

Filin züccaciye dükkanına daldığı gibi her şeyi kırıp dökerek Anayasayı son defa, Cumhuriyet rejimi de dahil adamakıllı değiştirmek istemekte.

Kısaca kitleler, 60 yıl önce olduğu gibi bugün de gerici sağcı feodal iktidarlarca, çözümlerin kendi ellerinde değil, seçilmiş kralların, seçilmiş beylerin elinde olduğuna inandırılmakta, demokrasi bir seçilmiş padişahlar rejimine dönüştürülmektedir. Feodal yapının ortadan kaldırılıp, gerçek anlamda vatandaşlık bilincinin yerleşmesi istenmemektedir. Eğitime, insanın kendi varlığını geliştirmesini sağlayacak kurum olarak bakılmamaktadır. Aksine mahalle baskısıyla, töre ve günah tehdidiyle, göz göre göre bugün yaşadığımız dramlara yol açılmıştır. İşsizlik, açlık, sömürü de tüm ağırlığıyla toplumun üzerine çökmüştür. Çökmelidir; çünkü vatandaşlık bilincine sahip insanlar, soru sormaya, sorgulamaya, yaşadıkları yoksulluğun, sömürünün Allah’tan değil, kendilerini padişah sanan kullarından geldiğini anlamaya başladıklarında, toplumları yönetmek zorlaşır.

“Bize ne oldu” sorusunun karşılığı budur Sevgili Bartınlılar.

 

Eee? Peki çözüm?.. dediğinizi duyar gibiyim.

Çözüm için kadınların siyasetin her düzeyinde daha çok yer alması gerektiğine inanıyoruz. Öyleyse bir de siyasetteki manzaraya bakalım.

Nüfusun yarısını oluşturan kadınların Meclis’teki temsil oranı hala çok az. 550 milletvekilinin sadece 79’u, yani yüzde 14 kadarı kadın. Sadece bir kadın bakan var. Belediye başkanlıklarında, belediye ve il genel meclislerinde de durum farklı değil.

Çünkü birincisi, siyaset erkek - kadın… toplumun tümü için uzak durulması gereken, adeta tehlikeli bir alan. Etrafı dikenli tellerle çevrilen siyaset, ayrıca itibarsızlaştırılmış.

Kadınlar siyasetin sıkıcı ve erkek işi olduğuna da inandırılmış. Kırsal kesimde ayrıca baba, koca, ağa, şeyh, din ve gelenek baskısı da var. Elinin hamuruyla erkek işine karışması istenmiyor. Hatta siyasete atılmak isteyen kadına bunu hemcinsleri bile söylüyor. Modern ailelerde yetişmiş, iyi eğitim görmüş kentli kadınların önemli bir kısmı bile, evde oturmayı tercih edecek, çalışmaya da siyasete de uzak duracak şekilde eğitilmiş.

Siyaset, toplumun belli bir program, belli bir dünya görüşü, belli bir anlayış, belli bir ideoloji çerçevesinde, belli bir hedefe doğru yönlendirilip yönetilmesi sanatı olarak tanımlanır. Eğer bu dünya görüşü kadını eve, türbana, çocuk bakımına, ağa, şeyh, baba, koca baskısına zincirliyorsa, milletvekillerinin önemli bir bölümünün kadın olması yeter mi?..

Kadının yer aldığı siyasi partinin dünya görüşü, kadına bakış açısı, kadının eve, töreye, ağaya bağımlı olmaya, kapanmaya zorluyorsa…

Kadının çalışmasını, ekonomik açıdan bağımsızlığını istemiyorsa

Hem “üç çocuk” dayatıp, hem de kamu kuruluşlarındaki kreşleri kapatıyorsa…

Kadın haklarını, kadın erkek eşitliğini, bunların güvencesi olan laikliği yok sayıyorsa, parlamentolarda kadın vekil bulunmasının, kadının siyasete girmesiyle amaçlanan hedefe ulaşmada yeterince yararı olmayabilir.

 

Değerli Bartınlılar,

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadının, ekonomik gücünün, daha doğrusu güçsüzlüğünün hangi boyutta olduğunu bilmek açısından dikkatinizi çekerim: Dünyadaki mal varlığının sadece ve sadece yüzde biri kadınlara aittir.

Dayak atacaksın, modern köle muamelesi yapacaksın, ekonomik olarak muhanete muhtaç edeceksin; sonra da özgürlüklerden bahsedeceksin… Emperyalist kapitalist egemenlerin ve onların piyonu gerici sağ iktidarların kadını getirdiği son aşama budur.

Kadın, toplumun, insanlığın yarısı... Bu yarıya hükmedenler toplumlara da hükmediyor. Kadınların yüzde 70’ini, eze eze çalışmaktan ve siyasetten uzak tutmak, okuyup çalışsalardı emek gücü arasında yer alarak sermaye için dev bir tehdit oluşturabilecek o yüzde 70’ten kurtulmak demek.

Kadın eğitilmez, geleneklerin, dinin, ayıbın, günahın, kaçın-göçün cenderesinde, evinde oturup akşam işten gelecek kocasını bekleyerek çalışmaz ise, tek gelir getiren olarak kocası da, Tevfik Fikret’in dizesiyle “Kahrolası hanede çoluk çocuk var..” prangasına bağlanır, haklarını savunamaz, tepki gösteremez, sendikaya üye olamaz, olsa grev yapamaz hale gelir.

Bu durumun başlıca sorumluları, sağcı gerici iktidarlar, askeri darbeler, kurtarıcı baba rolündeki Demireller, Özallar, Türkeşler, Erbakanlar, Erdoğanlar koalisyonu olduğu kadar, onların kurtarıcılığını kabul edenlerdir. Yani bizler!..

Oysa bizim bizden başka kurtarıcımız olamaz. Önce kurtarıcı aramaktan kurtulmalıyız. Demokrasinin özünde, kendi kendini yönetme vardır. Kendimiz seçmiş dahi olsak başkasını kurtarıcı saymak, vatandaşlık bilinciyle bağdaşmadığı gibi, kurtarıcılık atfettiğimiz kişilerin üzerimizde padişahlık vesayeti kurmasına da yol açabilir. Buna izin verilemez. Demokrasi, oluşturduğu kontrol mekanizmalarıyla, kuvvetler ayrılığıyla, bilinçli vatandaşların haklarına sahip çıkmasıyla gerçekleşir. Demokrasi, dolayısıyla insan hakları ise laiklik olmadan, hele emeğe saygı olmadan, sömürüye karşı çıkmadan olmaz. Sömürüyü, baskıyı, şiddeti azaltarak toplumları daha iyiye, güzele götürecek, şekilde değiştirmek çok önemli ölçüde kadınların elinde. Toplumun tümüne hakim olmak isteyenler, işte bu nedenle kadını cahilliğe, çocuğa, eve, mutfağa, töreye, geleneğe, türbana, günaha hapsetmek istiyor.

Oysa kadın, erkekler de dahil toplumun bütününü belirleyip, biçimlendirebilecek potansiyel bir güce sahip.

Kadınlar, erkekler, biz hepimiz, omuz omuza, yan yana, el ele itiraz edersek, hükmetme ve sömürme de zorlaşır.

Ülkemizin var oluşu da, kadın erkek birlikte verilen özverili çabalarla gerçekleşmiştir. Bugün de, var oluşumuzun ana amacı olan çağdaş, sömürüsüz toplum olma bilincini dışlayamayız. Bunun için sorumluluk kadın ve erkek olarak hepimize aittir. Ne diyordu Büyük Atatürk:

“…Şüphe yok, gelişmenin adımları … iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa devrim başarılı olacaktır.”

Öyleyse karamsarlığa hiç gerek yok Bartınlı Dostlar. Bu gök kubbenin altında bu topraklar, bu insanlar neler görmüş, neler geçirmiş ama her birinin üstesinden gelmeyi bilmiştir.

İnsanın insanı, insanın doğayı, erkeğin kadını, büyüğün küçüğü sömürmesinin de bir sonunun olduğuna inanmamız gerek. Kendimize inanmamız gerek, yılmamak, cesur olmak, hayatın içine dalmaktan, emeğimizle kazanmaktan, ülke ve dünya sorunlarına kafa yormaktan, çözüm için kadın ve erkek birlikte, arkadaşça yürümekten çekinmemek gerek.

Sizleri bu düşüncelerle selamlıyor, teşekkür ediyor saygılarımı sunuyorum.

 

 

 

 

 

 

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk  

20 Ekim 1927

 

müstevli:  1. Bir yeri istila eden, bir kimseyi, devleti, orduyu vb yönetimi altına alan

şerait: şartlar,    fakr-ü zaruret: yoksulluk ve sıkıntı,     elim: elem verici, acı

namüsait: elverişsiz,     dahili ve harici: dış ve iç,     bedhah: Başkasının kötülüğünü isteyen, kötü yürekli,              namüsait mahiyette tezahür edebilir: elverişsiz nitelikte ortaya çıkabilir.

 

 

Konuşmalar listesine geri dön