Atılım Üniversitesi, Ankara - 13 Mart 2013 Gençlik ve Demokrasi

19/03/2013

Güldal Mumcu

TBMM Başkanvekili ve İzmir Milletvekili

Atılım Üniversitesi, Ankara - 13Mart 2013

Gençlik ve Demokrasi

Sevgili gençler,

Gençlere yalan söylemek yanlıştır.
Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.
Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu, ve yeryüzünde
işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.
Gençler anlar ne demek istediğinizi. Gençler halktır.
Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,
yalnız gelecek günleri değil, bırakın da
yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.
Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.
Varsa var, ne yapalım. Mutlu olamazlar ki
değerini bilmeyenler mutluluğun.
Rastladığınız kusurları bağışlamayın,
tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,
ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz
bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar….

Yevtuşenko, gençler için yazdığı bu ünlü şiirinde gerçekleri gençlerden gizlememeniz gerektiğini söylüyor.

Sevgili gençler,

Gençlik insan yaşamının en güzel çağıdır.  Ama ne yazık ki insanlar, ülkemizde, gençlik çağında öyle sıkıntılarla boğuşurlar ki biz yaştakiler dönüp onlara “gençlik  en güzel çağınızdır, kıymetini bilin” dediğimiz zaman “bu içinde bulunduğumuz girdabın neresi güzel” diye yüzümüze bakarlar.

 

Bir anlamda haklısınız.

Çok küçük yaşınızdan itibaren sınavlarla boğuşuyorsunuz.  Ezberlerle boğuluyorsunuz.

Hayat, dünya, evren, sonsuzluk , insan, bu dünyada ne yapıyoruz, ne için varız konularında bilimin, felsefenin yol göstericiliğinde tam manasıyla  bir eğitim görmeden  kendinizi üniversitede buluyorsunuz.

Üniversite hayatı sadece sıralar, sınavlar, değildir….Üniversiteler, araştırma, sorgulama, hayata dair, ülkeye dair, dünyaya dair soruların yanıtlarını birlikte tartışma  ortamları olmalıdır…

Bilimsel araştırmalar özgürce yapılmalıdır…

Üniversiteler kendilerini özgürce ifade etmelidir.  Çünkü ancak özgürlük varsa, demokrasi varsa gençler yaratıcılıklarını ortaya koyabilirler, özgür iradeleriyle kararlar alabilirler…

Her genç biriciktir… Bu dünyaya potansiyelleri ile birlikte doğar.  O biricik oluş, opotansiyellerinin hayata aktarılmasını, yani gençlerin kendilerini gerçekleştirmelerini gerektirir. Bu da ancak bilimsel ve özgür bir eğitim ortamında olur…

Ama yaşadığımız günler  bu özgürlüklerin olmadığı günlerdir. 

Ne yazık ki gençler yaratıcılıklarını özgürce geliştirecekleri demokratik bir ortamdan mahrum bırakılmaktadırlar. 

 

Sevgili gençler,

 

Türkiye nüfusunun yarısı 29 yaşından genç. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 19 milyon genç yaşamakta. Bu  gençlerin yalnızca üçte biri öğrenci iken üçte biri çalışmakta, geri kalanlar ise ne okula gitmekte ne de çalışmaktadır. Çalışan genç nüfus kadar, işsiz genç bulunmaktadır.

 

Maddi zorluk çeken çok sayıda öğrenci ya hiç öğrenim görememekte,ya da öğrenim hayatlarını büyük sıkıntılarla devam ettirmektedir.

İlköğretimden ortaöğretime geçişte ve ortaöğretimin çeşitli aşamalarında çok yüksek oranlarda okul terkleri ile karşılaşmaktayız; yapılan araştırmalar, okumaya devam eden öğrencilerimizin okuma, matematik ve bilim alanlarında OECD ülkelerindeki öğrencilerden çok geride olduğunu göstermiştir.

 

Eğitimdeki eşitsizlikler, kadın-erkek, kent-kır ve bölge eşitsizliği gibi toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretiyor. Öğrenciler arasındaki eşitsizlikler, okul öncesi eğitimden başlayarak eğitimin ve eğitim sonrası hayatın tüm aşamalarında artarak devam ediyor.

 

Her yıl üniversiteye girebilmek için 1,5 milyon genç sınava girmekte, bunlardan sadece üçte biri bir lisans ya da ön lisans programına yerleşebiliyor. Siz sevgili gençler bu şanslı öğrencilerdensiniz.

 

Hepiniz içinden geçtiniz; var olan sınav sistemi, gençleri ezberci bir eğitime mahkûm edip okulun yanında dershaneleri ikinci adres haline getirmekte.  Liseli gençlerin bilime, sanata, spora ve sosyal etkinliklere ayıracak zamanları kalmamakta. Aileler mali olanaklarının ötesinde hayat koşullarını zorlayarak üniversiteye girebilmesi için çocuklarını dershaneye göndermektedirler.

 

Üniversite öğrencilerine verilen burs ve krediler yetersiz, öğrencilerden alınan harçlar ise yüksek.  Türkiye’de her altı yüksek öğretim öğrencisinden sadece birine yetecek kadar yurt kapasitesi bulunmaktadır.  Gençlerimizin barınma sorunu var.

 

Üniversitelerimizde yeterli maddi olanakları olmadığı için kütüphane, laboratuar ve sosyal tesisler konusunda ciddi eksiklikler var. Bunun yanına iyi eğitilmiş akademik kadro yetersizliğini de koyabiliriz.

 

Kapasitenin çok üzerinde öğrenci alınmasıyla, eğitim kalitesi giderek düşmekte. Dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasına Türkiye’den her yıl bir ya da iki üniversite, ancak son sıralardan girebilmektedir.

 

12 Eylül darbesinin bir ürünü olan YÖK, üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliklerini ellerinden almıştır. Dayatılan merkezi sistem, üniversitelerin bilimsel yaratıcılıklarını, farklılaşmalarını, engellemiştir. YÖK düzeni ile üniversiteler; öğrenciler ve öğretim üyeleri için özgürlük alanı olmaktan çıkmıştır. Şimdi dayatılan yeni  YÖK yasası tasarısı da 12 eylül askeri darbesinin bir ürünü olan mevcut YÖK yasasından farklı değildir. Üniversitelere değil bilimsel özerklik getirmek üniversiteleri siyasi iktidarların emrine sokmaktadır.

 

Sevgili gençler,

 

Türkiye’de işsizlik hepinizin bildiği gibi yapısal ve kalıcı hale gelmiştir. İşsizliksorununun en ciddi etkilediği toplumsal kesimlerden biri sizlersiniz. Okuldan mezun olduktan sonra eliniz ekmek tutmadığında, ne kadar üzüldüğünüzü, geleceğe bakışınızın nasıl karardığını, depresyona girdiğinizi çok yakından biliyoruz…

Sayısı 3 milyonu aşan resmi işsizlerin üçte birini 15-24 yaş grubundaki gençler oluşturmaktadır. Kentlerde genç işsizlik oranı yüzde 25’e kadar çıkmaktadır. Türkiye’deki her üç gençten biri işsizdir.

 

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan  kayıt dışılık, güvencesizlik ve düşük ücretli ve tehlikeli işlerde çalıştırılmaktan en olumsuz etkilenen kesim gençlerdir. Günümüz ekonomisinin gerektirdiği becerilere sahip olmayan, sosyal güvencesi bulunmayan ve iş piyasasına girişte yalnız bırakılan yüz binlerce genç, kayıt dışı ve güvencesiz işlere mahkum olmaktadır. Bu da ülkede yoksulluğun hızla artmasına yol açmaktadır.

 

Gençler arasında işsizliğin yüksek olmasının önemli nedenlerinden biri de eğitimin çağdaş dünyanın gereklerini karşılamaktan uzak olmasıdır.

 

Bugün sayısı 500 bine yaklaşan üniversite mezunu, 332 bin meslek lisesi ve 432 bin lise mezunu işsizdir. Büyük şirketler iş ilanlarında sadece belli başlı üniversitelerin mezunlarına hitap etmekteler. Üniversite-sanayi işbirliği gelişmemiştir. Üniversite kontenjanları ekonominin ihtiyaçlarına göre değil, siyasi rant hesaplarına göre belirlenmektedir. İktidarın üniversiteli gençlerin işsizliğine yaklaşımı “Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok” şeklindedir.

 

Sevgili gençler,

 

Türkiye’de gençlerin büyük çoğunluğunun ekonomik bağımsızlığı yoktur. Ekonomik sorunların ağırlıklı olarak aile tarafından çözülüyor olması, gençlerin ailelerine bağımlı olmasına ve özgüven sorununa yol açmaktadır.

 

Gençler zamanlarının büyük bölümünü aileleriyle birlikte geçirmektedir. Bazı aileler gençler üzerinde aşırı denetim uygulamaktadır. Devlet ve yerel yönetimler gençlere sosyal alan açmakta yetersiz kalmaktadır. Aile ve çevre baskısı toplumsal cinsiyet ayrımcılığının başlıca kaynağını oluşturabilmektedir. Genç kadınlar üzerinde bu baskı çok daha yoğundur.

 

Gençlerin sosyal ve sanatsal faaliyetlere katılımı düşüktür. Büyük çoğunluk düzenli olarak spor yapamamakta ve hobilerini geliştirememektedir.

 

Günümüzün olumsuz ekonomik koşulları ve sosyal devletin çökertilmesi gençler için bencilleşme, yalnızlaşma ve kimliksizleşme gibi tehlikeler doğurmaktadır.  Gençler toplumsal dayanışmadan güç alan özgür bireyler olmak yerine, bağımlı bireyler haline gelecekleri ortamlara itilmektedir.

 

Sosyal devlet, kardeşliğe yatırımdır; gençlerin birbirlerinin sorunlarına duyarlı olmalarını ve birbirlerine destek olmalarını sağlar. Örneğin Finlandiya’da 18 yaşını bitiren her genç vatandaş kimliğiyle sosyal devletten vatandaşlık geliri almakta ve bu ekonomik destek onun toplumun özgür ve dayanışmacı bireyi olmasının önünü açmaktadır.

 

Sevgili gençler,

Bugün genç kadınlar, aile ve çevre baskısını genç erkeklerden çok daha fazla hissetmektedir. Bunun sonucunda genç kadınların toplumsal yaşama katılımı büyük ölçüde sınırlanmaktadır. Eğitimde, iş dünyasında, sosyal ve siyasi katılımda hala genç kadın ve erkekler arasında önemli eşitsizlikler bulunmaktadır. Bu eşitsizlikler, iktidarın biçimlendirdiği eğitim müfredatı, çalışma koşulları ve kadını eve bağlayan toplumsal cinsiyet rolleri tarafından güçlendirilmekte ve sürekli kılınmaktadır. Etkin bir gençlik politikasının en önemli unsurunun kadın-erkek eşitliğini sağlamak ve güçlendirmek olduğunu düşünüyorum.  Gençlik politikasının temelini, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkeleri oluşturmalıdır. Özgürlükçü demokrasi anlayışının temel ilkelerinden biri de çoğulculuktur. Çoğulculuk, farklılıklara saygı gösterilmesini gerektirir. Etnik köken, inanç, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri alanlardaki farklılıkları hoşgörü ile kabul etmeyi gerektirir..   

 

Sevgili gençler,

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gençlere yönelik olumlu yaklaşımlar, zamanla baskıcı yönetimler tarafından olumsuz yönde değiştirilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ideallerini yurdun her köşesine yaymak için genç kadroları seferber etmiştir. Cumhuriyet’i Türk Gençliği’ne emanet ettiğini söyleyen Atatürk, 19 Mayıs Bayramı’nı gençliğe armağan ederek, gençlere duyduğu güçlü inancı göstermiştir. 1960’larda, 1961 Anayasası ile genişleyen ifade ve örgütlenme özgürlükleri, üniversitelerin özerkliğinin tanınması gibi önemli politikalar ve dünyada ve Türkiye’deki ‘68 gençlik hareketinin etkisiyle gençliğin sesi hiç olmadığı kadar gür duyulmaya başlamıştır. Bu ses, 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ağır bir biçimde bastırılmıştır. Gencecik fidanların, sokaklarda kurşunlandığı, işkencelerden geçirildiği, siyasi hesaplarla idam edildiği, “göğ ekinken biçildiği” bu dönem sonrasında gençlerin özgürlüğünü kısıtlayan politika ve uygulamalar egemen olmuştur. Olmuştur da dönem sona mı ermiştir? Hayır. 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar 6000’e yakın gencimiz sağ-sol kavgası görünümü altında birbirine kırdırılmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinitakip eden 1982 Anayasası ile farklı bir gençlik algısı öne çıkmıştır. Artık gençler toplumun geleceği olarak değil “olağan şüphelileri” olarak görülmeye başlanmıştır..Atatürk’ün cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe, darbelerin yaptığı zulmü Uğur’un “Sesleniş” yazısı çok güzel anlatmaktadır:

 

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken, bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım unutma bizi!..

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabamız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım unutma bizi!..

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terkedildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım unutma bizi!..

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezartaşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..

Kanserdik. Ölüm her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimize. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!.. 

Giresun’daki yoksul köylüler. Sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi!..

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz-sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!..

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk: Komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında, emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı, daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi.

Bir kez anlamak istemediler bizi...

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!..

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline, değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki, korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik, boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi!..

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı, bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım unutma bizi!..

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...

 

Bugün de gençler denetlenmesi ve baskı altında tutulması gereken kişiler olarak görülmektedir.

 

Günümüzde siyasi iktidarın  gençlik politikaları  incelendiğinde, siyasi iradenin eksik olduğu, hem politikalar hem de kurumlar açısından ciddi bir dağınıklığın bulunduğu, gençlere yeterli kaynak ayrılmadığı ve mevcut projelerin dahi yeterince desteklenmediği görülmektedir.

 

Siyasi iktidar 12 Eylül askeri darbesinin zihniyetini devam ettirmekte ve gençleri baskı altında tutulması gereken bir toplum kesimi olarak görmektedir. Ve hatta onları tek tipleştirmeye çalışmaktadır. İşte bu nedenle iktidar gençlerin karşısına onları güdümlemeyi hedefleyen baskıcı bir zihniyet ve örneklerini son dönemde sıkça gördüğümüz gibi polisle ve biber gazı ile çıkmaktadır.  Gençlerin en haklı isteklerinden biri olan  parasız eğitim için pankart açmaları bile onların tutuklanmalarına ve  terör suçlamasıyla yargılanmalarına yol açmaktadır.

 

Bu baskıcı zihniyet sadece gençleri değil tüm toplumu bir cendere içine almak istemektedir.

Siyaset, ancak demokratik bir ortamda kamu yararı güdebilir. Demokrasi  olmadığı zaman  siyaset, çıkar çevrelerinin kendi egemenliklerini kurmak için uyguladıkları yalan ve aldatmacalardan,  baskı ve zulümden ibaret bir gölge oyunu haline gelir.  

Demokrasinin temeli hukukun üstünlüğüdür.  Hukukun üstünlüğünü sağlamanın yolu kuvvetler ayrılığından geçer. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin geçerli olduğu siyasal sistemlerde, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç temel güç merkezi vardır. Bu üç merkezin işleyişinde ve birbirleriyle ilişkilerinde, insan haklarına saygı, eşitlik ve adalet temelinde şekillenmiş olan hukukun üstünlüğü egemen olmalıdır.   Hatta bu üç kuvvetin yanında dördüncü kuvvet olarak yazılı ve görsel basın yer alır.  Basın, gerçekleri kamuoyuna sunarak halkın bilgilenme hakkını hayata geçirir. Siyasi iktidarlar her zaman halkın gerçekleri öğrenmesinden hoşnut olmayabilirler. Gerçekleri ortaya çıkaran ve halka sunan basının üstünde baskı uygularlar.  Günümüzde yüze yakın gazetecinin hapiste olması bu baskının somut bir göstergesidir.

 Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğünün olmadığı toplumlarda eşitlik ve adalet yoktur.

Demokratik olmayan toplumlarda da yasalar vardır.    1932 yılında  seçimle parlamentoya giren Hitler, 1933 yılında çıkardığı iki Kanunla  kuvvetler ayrılığı ilkesine ve hukukun üstünlüğüne son vermiştir.  Hatırlarsak bu kanunlardan ilki  Reichstag yangını provokasyonunu bahane ederek çıkardığı “Halkı ve Devleti Koruma Kanunu”dur.  Hitler,   halkı ve devleti korumak gerekçesiyle çıkardığı bu kanunla, tüm bireysel hak ve özgürlükleri kaldırmış,  böylece  hukuk devletine son vermiştir. İkincisi de parlamentonun yasama yetkisini, yürütmeye tabi kılıp,  hükümete doğrudan kanun çıkarma yetkisini verdiği “Yetki Kanunu”dur.  Böylece  Hitler,  yasama ve yargıyı tümüyle yürütmenin emrine sokarak tarihin en kanlı faşist yönetimini kurmuştur.

Toplumların yasalarla yönetilmesiyle,  hukukun üstünlüğünün  benimsenmesi arasındaki farkı  özellikle belirtmek istiyorum. Tevfik Fikret’in sözleriyle “demokrasi umutlarının çiğnendiği, kanun diye, kanun diye,  kanunların   tepelendiği” nice diktatörlükler görmüştür insanoğlu

Eğer  Meclise ait olan yasama yetkisi  kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla yürütmeye devrediliyorsa,

Eğer yargı kararlarının etkisiz kılınması için Bakanlar Kurulu’na yetki veriliyorsa ,

Eğer yürütmenin başı, "kuvvetler ayrılığı ilkesinin yürütmeyi engellediğini” söyleyebiliyorsa,

Eğer  milletvekilleri, gazeteciler, silahlı kuvvetlerin her düzeydeki mensupları, öğrenciler,  yerel yöneticiler ve daha pek çok insan  siyasal nedenlerle özgürlüklerinden yoksun bırakılıyorsa,

Eğer  güçlü ve bağımsız  hukuk mesleği yok edilmek isteniyorsa,

Eğer medya,  meslek odaları; sendikalar; hatta işveren örgütleri iktidarın denetimi altına alınmak isteniyorsa,

Eğer halkın seçtiği yerel yöneticiler ve onların kadroları siyasal nedenlerle kovuşturmaya uğruyor, yargılanıyor ve hatta cezalandırılıyorsa,

O ülkede hukukun üstünlüğü ortadan kaldırılıyor demektir.

Sevgili Gençler,

Bu ülkeyi kuranlar, cumhuriyet makamlarına 80-90 yıl sonra gelen birilerinin 30 Ağustos Zafer, 29 Ekim Cumhuriyet, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramlarını, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini ortadan kaldırmaya kalkacaklarını, Kurtuluş Savaşından, hatta “Kurtuluş” sözcüğünün kendisinden, Cumhuriyet’in kuruluşundan nefret edeceklerini bilseler herhalde kahrolurlardı. İyi ki Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin karşısına, Necip Fazıl Kısakürek’in “Dininin… KİNİNİN … davacısı bir gençlik…” diyen gençliğe hitabesinin konduğunu görmediler.

Kime kin? Kadına mı, farklı ırklara mı, uluslara mı? O Kurtuluş Savaşıyla derslerini verdiğimiz emperyalist güçlere mi, yoksa onları denize dökenlere mi? Hangi kinin davacısı?.. Bizi işgalcilerden kurtaranlara, onların devrimlerine duyulan kinin mi?..

Oysa dinlerde kin yoktur. Dinle kin nasıl bir araya gelir?!!.. Sabah küstüğünle akşama barış diyen dinden, kine nasıl geldik

Atatürk’te de kin yoktur. Yunan bayrağının yerlerde sürünmesine izin vermeyen, Çanakkale’de ölen Avusturya-Yeni Zelanda-İngiltere askerleri için, “onlar artık bizim bağrımızda, bizim çocuklarımızdır” diyen; zorunluluk olmadıkça savaşı cinayet olarak niteleyen bir askerdir Atatürk. Kurtuluş Savaşımızdaki zorunluluk ise, ülkemizin düşman işgalinden kurtulması ve bağımsızlığıdır.

Sevgili gençler,

Kinle gelecek inşa edilmez. Hele o geleceğin kendisi demek olan gençliğin ruhuna kin tohumları ekilemez. Ayrımcılığın, ırkçılığın nefret suçu sayıldığı 21’inci yüzyıldayız. Gençlerimizin eğitimi nefrete, kine yer verecek unsurlarla dolu olamaz. Geleceği emanet edeceğimiz gençleri nefret suçlarından uzak tutacak şekilde yetiştirmemiz gerekirken kin tohumları ekmek,  son derece sakıncalı ve rahatsız edicidir.

Atatürk’ün “benim manevi mirasım bilim ve akıldır” şeklindeki hayranlık verici ve çağdaş vasiyetine, mirasına yakışmayan söylemlerdir.

Sevgili gençler,

Yaşam hakkı kutsaldır ve terör bir insanlık suçudur. Topluma kin tohumları ekmek terörü  besler,  güçlendirir. Terörün uluslar arası ve ulusal bağlantıları vardır; etnik kimliği, dini, ideolojiyi kullanır. Tehdit, baskı, korku yaratarak toplumları sindirmeye çalışır. Hangi nedenle olursa olsun terör olaylarının yanında olmak, bu insanlık suçuna ortak olmak demektir. Terörün ana amacı, ülkelerin vatandaşlarını ve ulusları birbirlerine düşman etmektir. Terörün arkasındaki çıkar çevreleri, bu düşmanlıktan hem siyasi hem ekonomik kazanç sağlarlar.

Terörün hakim olduğu ülkelerde Parlamentoların demokrasiye kendilerinden beklenen sağlıklı katkıyı vermesi çok zordur. Terör demokrasinin düşmanıdır.

Çok iyi bilinmektedir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş harcında, ülkede yaşayan herkesin eşit vatandaş olması ilkesi vardır.  Terörün hedefi ise ülkemizdeki bu ulusal birlik ruhunu yok etmek, kardeşi kardeşe kırdırmaktır.

Gözlerimiz kör değilse bu gerçekleri görmek; kulaklarımız sağır değilse terör nedeniyle yitirdiklerimizin yakınlarının çığlıklarını duymak, ellerimiz varsa, bu oyunu boşa çıkarmak için kardeşliğe uzatmak zorundayız.

Sevgili gençler,

Türkiye’deki gençlerin çok büyük bir bölümü siyasi karar alma süreçlerine katılamamaktadır. Gençlerin yalnızca yüzde 3,7’si bir siyasi partiye üyedir; ancak yüzde 10’u arkadaşlarıyla siyaset konuşmaktadır. Sosyal ve kültürel konularda çalışan derneklere üye olan gençlerin oranı yüzde 3’te kalmaktadır. TBMM’deki 550 milletvekilinden yalnızca 19’u 30-35 yaş arasındadır. Milyonlarca gencin siyasetle ilişkisi yalnızca oy kullanmaya indirgenmiştir.

 

Türkiye, uluslararası taahhütlerinin bir gereği olmasına rağmen, gençlerini ulusal düzeyde karar alma mekanizmalarına katacak çözümleri geliştirmemiştir.

 

Gençlerin üniversite yönetimlerindeki temsili çok sınırlıdır. Üniversitelerdeki Öğrenci Konseyi temsilcilerinin Üniversite Senatosu toplantılarına, sadece kendilerini ilgilendiren konular konuşulurken katılmaları öngörülmüştür. Öğrenci temsilcilerinin oy hakkı bulunmamaktadır.

 

Türkiye’de yaşayan milyonlarca genç, sorunları hakkında karar verilirken kendilerine danışılmasını talep etmektedir. Ama günümüzde daha çok söz isteyen gençlere, ancak daha çok biber gazı, daha çok cop, daha çok boş nasihat layık görülmektedir. Gençler sadece geleceğin büyükleri olarak değil, bugünün de eşit ortakları olarak görülmelidir. Gençler yalnızca gençliği ilgilendiren değil, tüm alanlarda karar alma süreçlerine etkin katılabilmelidirler.

 

Gençler kendilerini ilgilendiren kararların yalnız mirasçısı değil aynı zamanda mimarı da olmalıdırlar.

 

Bu anlayış devlet yönetiminin tüm katmanlarına yaygınlaştırılarak bir zihniyet dönüşümü gerçekleştirilmelidir  

 

Sevgili gençler,

 

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için gerçek bir demokrasinin hayata geçmesi lazım.. Gerçek bir demokrasiyi ancak zihinleri bağnazlıkla kararmamış, aklın ve bilimin yol göstericiliğindeki laik bir eğitimle aydınlanarak yaratıcılığın ve özgür düşüncenin önemini kavramış, Atatürk’ün deyişiyle “fikri hür vicdanı hür irfanı hür” gençler gerçekleştirebilir.

 

Sevgili gençler,

Ben gençlerle çalışmayı çok severim.  Gençler dinamiktir.  Gençlerin parlak ve yaratıcı fikirleri vardır.  Gençler gelecektir.  Gençler yaratıcı olmalıdır da … Daha iyi bir dünya için yaratıcılığa ihtiyaç var… Bilimde, sanatta, her alanda yaratıcı olunması gerekir. 

Gençler, kalıpların içine sıkışıp kalmayın.  Yaratıcı düşünün, düşüncelerinizi uzay boşluğuna fırlatın…. Düşüncelerinizin uçuk olarak nitelenebileceğinden korkmayın.  Bırakın size amma da uçtun desinler. Onlar yer çekimine uyup aşağı inerlerken zaten törpülenecektir. 

Kendinize güvenin. Korkmayın. Susmayın. Ve yılmayın. Siyasete uzak durmayın…

Size Uğur Mumcu’nun “Sorumlu Olmak” yazısını okumak istiyorum.

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleşmedikçe haksızlıkların adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.. felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:

- Adam sen de.. bencilliği ve bireyciliğiyle yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

- Sen mi kurtaracaksın?.. gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşamın mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

- Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile söylememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı.

Susmak.. susmak, hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak. Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda.

Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız: Önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum ederseniz bile bile.

Doktorsunuz: Önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz: Bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çarklar insanı öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam: Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakarsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır.

Ben onuru daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler eninde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.”

Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir sürüngen gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca.

Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Sevgili Gençler,

İçinizdeki aydınlığı topluma ve toplumun geleceğine yansıtacak olan sizlersiniz. Güneş şimdi ufuktan değil, hemen şimdi sizin içinizden doğacaktır.

Sizleri bütün içtenliğimle ve sevgiyle selamlıyorum..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Konuşmalar listesine geri dön